Feed on
Yazılar
Yorumlar


Babannem (AKA Hacannem) ve dedem Kayserililer doğma büyüme. Amcalarım ve babam da Kayseri’de doğmuşlar. Babam bir yaşındayken de Ankara’ya taşınmışlar. Birinci derece akraba olarak sadece amcamın ailesi ve babannem kaldı hayatta, onlar da Ankara’dalar. İkinci derecelerle pek görüşmüyoruz, bir kısmı Kayseri’deler, bir kısmı İstanbul’da. Pek görüşmüyoruz, ne zaman görüşsek anlayamadığım birtakım miras muhabbetleri açılıyor, delicesine yağlama ve mantı yeniyor, onun ötesinde bir aşamaya geçilemiyor ilişkide.

Annanem Bulgaristan’dan göçmüş, pomakmış. Dedem de Isparta’dan manavmış, Bursa İnegöl’de Küçük Yenice Köyü’nde evlenmişler, hemen ardından da İstanbul’a taşınmışlar. Almanya’ya işçi göçü başlayınca, dedem de kervana katılıp gitmiş. Birkaç sene sonra da annemleri almış yanına. O sıralarda (yaklaşık 70 ortaları) Türkiye’de ortam gergin olduğundan, Kurtuluş Lisesi’ni bitiren babam da okumak için Almanya’ya gitmiş. İkili burada tanışıp evlenmişler. Ben de orada doğmuşum. 3 yaşındayken, “memleket”e dönelim demişler, ikinci sınıf vatandaş muamelesinden sıkılıp. Sonra 2 sene İstanbul, 9 sene Tekirdağ, 3 sene Adapazarı, 1 sene İzmit’te yaşamışlar. Bu sırada ben kendilerinden ayrılıp Ankara’ya gitmişim 4 sene orada kalmışım, üstüne de 2.5 sene Washington D.C., son 2 yıldır da İstanbul.

Bu bilgilere dayanarak benim memleketim neresi siz söyleyin! Çoğu zaman o kadar zorlanıyorum ki bu soruyu cevaplamakta… Ne iki kere gittiğim Kayseri benim memleketim, ne de diğer yaşadığım yerler. Hiçbir yere, tamam burasıdır, budur diyerek bağlanamıyorum. İlkokuldayken herkes nereli olduğunu söyleyince hazır o la geçip, ben ne diyeceğimi bilemezdim. Sonra bir yaz, ananemin ablasının yaşadığı köye gittik, İnegöl’ün Edebey köyüne. O kadar sevdim ki orayı, herkesin de bir memleketi olması gerektiğine inandığımdan, Edebey’den memleketim diye söz etmeye başladım. Zehra Teyze ve Süleyman Enişte’nin çeşit türlü meyve sebze yetiştirerek sade bir yaşam sürdükleri evleri o zamanlar bana kocaman bir malikhane gibi görünüyordu. Ezanda açan çiçekleri hayretle izlerdim. Evin dışında tuvalete gitmekten hem korkar hem de başarabildiğim için mutlu olurdum. Çocukluğumun birçok anısına ev sahipliği yapan bu köye 15 yıl sonra tekrar gitmek istedim bu bayram. Annanemi de gaza getirdim, atladık gittik Perşembe günü.

Hava karardıktan sonra vardığımız için pek bir şey göremedim dışarıda. Ama evin içinde aynı sıcaklık duruyordu. Biraz bakımsız, yalnız ve hüzünlü göründü gözüme evin sahipleri gibi. Bir başlarına kalmışlardı. Bütün çocukları evlenip gitmişti. Süleyman Enişte 81 yaşındaydı artık, hala da devam ediyordu bahçesiyle uğraşmaya. Artık şirin bir hacı amcaya dönüştüğünden bazı dini hikayeler anlatıyor, sonra birden eski haline dönüp küfürü basıyordu ana avrat. Ben gülmekten yerlere yattım bu ironiye ama annanem ve Zehra Teyze için durum son derece normaldi. Zehra Teyze de 74 yaşına gelmişti, artık daha çabuk yoruluyordu ama o da hala toprakla iç içe yaşıyordu.

Sabah uyandık, hepsinin ellerini öptüm. Sonra çıkıp dolaştım köyde biraz. Ramazan davulcusu hasılatı topluyordu. Her gittiği evde bir de çiftetelli patlatıyor, ev ahalisi de ufaktan göbek atıyordu. Saf bir bayram yaşanıyordu Edebey’de, çok doğal samimi, trafik yok, alışveriş yok. Çocuklar giyinmişler, el öpüp şeker topluyorlar kapı kapı dolaşıp.

Nermin Teyze’ye gittik annanemle, yan komşuya. Küçükken hep beraber oyunlar oynadığımız Cüneyt ve Ali evlenmişler, hatta 1984 doğumlu Ali’nin bebeği bile olmuş. Bana soruyorlar evlenmiyor musun diye, kısmet diyorum tıs tıs. Ne iş yapıyorsun diyorlar ona da cevap veremiyorum. İçten içe bana acıdıklarını hissediyorum.

Sonra bizimkilerin çocukları ve torunları gelmeye başlıyor, İstanbul’dan İnegöl’den. Hepsi dedelerine sarılıyor çocukların. Çoğunu ilk defa görüyorum torunların. Ethem ve Meltem’e bayılıyorum. Bu kadar mı tatlı bu kadar mı samimi bu kadar mı saygılı olunabilir aynı zamanda. Durmadan fotoğraflarını çekiyorum. Birlikte bahçeyi geziyoruz. Dalında karnıbaharlar, biberler görüyoruz.

Öğlene doğru bahçeye sofralar kuruluyor, temiz hava eşliğinde nefis yemekler yeniyor. Küçüklüğümü anlatıyorlar bana. Sanki 15 sene değil de 15 gün önce ordaymışım gibi sıcaklar. Hep soru sorarmışım, durmadan. “Emine abla, sen kaç yaşındasın? Abin kaç yaşında? Doğum günün ne zaman?” Herşeyi merak edermişim. Gazeteci olacak derlermiş benim için.

Bu sıcak ortamı bırakmak gelmiyor içimden hiç ama İstanbul’da işlerim var. Mudanya’ya gidip bir başka akrabaya uğruyoruz, oradan da deniz otobüsüne bırakıyorlar beni. Eskileri yad edip yeni kuzenler kazanmış olmanın mutluluğuyla dönüyorum İstanbul’a…



Delhi

İki haftayı Gujarat’ın çeşitli minik şehirlerinde ilginç deneyimlerle tamamladıktan sonra yine bir Spicejet uçağındayız. Delhi, Ahmedabad’dan bir saat uzaklıkta. Hava pek de farklı değil. Taksiciler yolcuları sürekli kazıkladıkları için pre-paid sistemi geliştirilmiş. Yani daha havaalanındayken adresi söylüyorsun ona göre ücret belirleniyor, direk ödüyorsun. Gayet de hesaplı 30 kilometreyi 10dolara gidiyoruz. Khushbu’nun Şili’den arkadaşı Sandra’nın evine gidiyoruz. Gurgaon isimli bir şehirde yaşıyor, Delhi’den 45 kilometre kadar uzakta. Burası bir expat community ye dönüşmüş. Fransız ve Almanlar’ın çoğunlukta olduğu şehirde onlarca alışveriş merkezi ve telekomünikasyon şirketi var. Kendi ülkelerinde iş bulamayan Almanlar ve Fransızlar (biraz da İngiliz) burada aylık 400 euro maaşla işe giriyorlar. Kiraları ve yol masrafları da işyeri tarafından ödeniyor. Bu parayla son derece rahat bir hayat sürüyorlar. Bu tersine göç öylesine yoğunlaşmış ki son zamanlarda da Hindistan artık Fransızlara vize vermeyi durdurmış. Sandra’nın ev arkadaşı Sevinç de bu yüzden Türk pasaportuyla başvurmuş vize için. Sevinç doğma büyüme Fransalı bir Türk. Diğer ev arkadaşları Selma ise Almanya’dan başka bir Türk. Onlarla Hindistan’da karşılaşmak ve aksanlı Türkçe konuşmak da pek ilginç.

Kızlar burada yaşamayı maddi açıdan çok rahat oldukları için seviyorlar sadece. Hintlilerle mümkün olduğunca muhatap olmamaya çalışıyorlar. Her defasında fazla para almaya çalıştıklarından dert yanıyorlar. Taksilerde taksimetre olmadığı için şoför kafasına göre bir miktar belirleyebiliyor. Onlar da kafalarına göre bir şey veriyorlar ve büyük kavgalar çıkıyor. İki taraf da birbirini kaçılması ya da yolunması gereken varlıklar olarak görmeye başlıyor.

Ahmedabad’daki motorlu rikşalara ek olarak burada bisiklet rikşalar var. Önde bisikleti süren bir genç arkada da iki yolcu ve alışverişleri oluyor. Ortalama 150 kilo çekiyorlar güneşin altında. Alışveriş merkezinden kaldığımız ev 20 dakika sürüyor ve kızlar 1.5 değil de 1 dolar vermek için 10 dakika pazarlık ediyorlar. 50 derece güneşin altında 20 dakika 150 kilo çeken adamcık terden sırılsıklam oluyor. Ama yazık çok yoruldu 2 dolar fazla vereyim dersen de, 5 dolar daha isteyebiliyor. Garip bir denge var aralarında, iki taraf da vahşileşmiş iyice.

Bizim vardığımız günün akşamında Khushbu’nun Türkiye’den başka bir arkadaşı geliyor: Benan. Ertesi sabah üçümüz Delhi’ye gitmek için yola çıkıyoruz. Bu kez taksiye binmeyelim otobüsle gidelim herkes gibi diyoruz, orta sınıf denen kavramın burada olmadığını unutarak. 45 kilometre 3.5 saat sürüyor. Günün yarısını yolda harcıyoruz. Sıcaktan ve pis kokudan iyice sinirlerimiz bozuluyor. Ertesi gün Taj Mahal’e gidelim bari diyip bilet almak için tren garına gidiyoruz. Delhi eski tren garında karşılaştığımız manzara dehşet verici. Öbekler halinde uçan sinekler var insanların etrafında. Koku öyle dayanılmaz ki 2-3 kere dışarı çıkıp tekrar içeri girmek zorunda kalıyorum. Çocuklar çuvallara başlarını yaslamış uyuyor. Muhtemelen günlerdir orada bekleyen, fakirlikten ve pislikten kırılan yüzlerce insan. Bir de bekçi var sırada düzgün durmayanları sopayla hizaya getiriyor, hafiften okşayarak. Dünyanın gerçekliği böyle bir şey işte…

Meğer yanlış gara gelmişiz, 1.5 saat o koku ve yakın temas kuyrukta (haremlik selamlık kuyruk) bekledikten sonra elimiz boş geri dönüyoruz. Otobüs de direk yokmuş Agra’ya, bütün gün bu bilet alamama işiyle geçiyor ve akşam trafiğinde, bir rikşayla dönüyoruz eve. Ertesi gün, bir arkadaşımdan numarasını aldığım, Delhi’de yaşayan Türkler’den biri, Ahmet Bey gezdiriyor bizi. Bahai Temple, Qutab Minar’a, İngiliz özentisi bakanlık binalarına falan gidiyoruz. Bunlardan birinde bir abi yanımıza gelip birlikte fotoğraf çekilelim mi diyor, “Allah Allah, niye acaba” diyemeden ailesinin yanıan götürüveriyor bizi. O çekince dur diyorum ben de istiyorum o zaman. Meğer böyle bir adet varmış. Yabancılarla fotoğraf çekilme…Benim en çok hoşuma giden yer Jama Mescid oluyor. Hem içinde bulunduğu Müslüman mahallesinde süper kuzu tandır yapan Karim’s var, hem de daha önce açık hava camisi görmemiştim hiç. Hafif bir Arap havası esiyor mahallede. Kocaman kazanlarda tatlılar pişiriliyor sokak ortasında.İlginç tesadüfler sonucu her ülkede bir şekilde karşıma çıkmayı beceren Ebru Gündeş, bu kez de bir dergi kapağında…

Jama Mescid’de insanlar rengarenk. Hem ibadet, hem hoş beş mekanı olmuş. Piknik yapanlar bile var. Giriş kapılarının renkleri güneşin konumuna göre farklı renkler alıyor. Müthiş huzurlu bir yer, Mescid-i Aksa’dan sonra en güzeli belki de…Girdiğimiz mabedlerden birinin bahçesinde şu iki sembole rastlıyoruz. Mğer ikisi de Hinduizme ait sembollermiş.


Taj Mahal

Taj Mahal’i görmek konusunda pek istekli değilim, hem uzak hem pahalı hem de bir bina alt tarafı diyorum. Ama gelmişken de görmek lazım kalıbıyla mecburen bir seyahat acentasıyla anlaşıyoruz. Sabah 8’de burada olun, akşam da 10’da döneceğiz diyorlar. 6’da çıkıyoruz evden trafiğe yakalanmamak için. 6.45’te kapının önündeyiz, kimseler yok, oturacak yer yok. 7.30’da acentanın sahibi geliyor, çayla bizi oyalıyor 8.30’a kadar. 9’da geliyor otobüs. Delhi havaalanındaki Necla Nazır Tarık akan otobüsünden bu da. İçeride bizden başka yabancı yok. Garip bir yerli turist profili. Sanki gezmeye değil de toplama kampına götürülüyoruz gibi. Kimseden ses çıkmıyor, yorgun bitkin görünüyor hepsi. Rehber de Hindi konuşuyor, saatlerce anlatıyor, ben pardon İngilizce anlatmayacak mısınız deyince de mühim bir şey değildi diyip geçiştiriyor. 3 saatin sonunda ilk molamızı veriyoruz. Pisliğin son haddinde bir yol lokantası, orada sandalyeye otursan Hepatit kaparsın o derece pis. Bizim yolcular önemsemeden yiyor her şeyi. Biz de ekmek alıyoruz, kuru ekmek yiyoruz Benan’la. Herhalde 1 saate varırız derken 2 saat daha sürüyor yol. Toplam 204 kilometrelik yolu 5.5 saatte tamamlamak üzereyken rehber geliyor yanımıza. “Biz şimdi birkaç Hindu mabedine gideceğiz, siz beğenmezsiniz, direk Taj Mahal’e göndereyim ben sizi” diyerek uyku mahmuru olan bizleri kandırıveriyor, kendimizi yol ortasında buluveriyoruz. Kendisinden daha üçkağıtçı görünen taksici arkadaşı bizi Taj Mahal’e götürüyor, kapısında indirirken “Saat şimdi 2.30, 5 te burada olun diyor” Apar topar, ne yaptığımızı bilmez halde bahçe kapısına giriyoruz ve işte o anda senenin ilk musonu düşüyor Agra’ya, müze giriş kapısına gelemeden sırılsıklam oluyoruz. Kapıya geldiğimizde giriş çıkışlar durduruluyor, yerlerde 30 cm su var, herkes bir yere sığınmaya çalışıyor. 20 dakika kadar bekledikten sonra Hintlilere 20 kuruş yabancılara 25 YTL gibi bir fiyattan satılan biletlerimizi alıp paçalarımızı dizlere kadar sıvayıp geçiyoruz kapıdan. Görevli çantamdaki ipod ve çipsleri görünce bunları çantandan çıkarma içeride diyor. Tamam diyorum. Hemen arkamdan gelen Benan’ın çantasında da aynı malzemeleri görünce “bunlarla giremezsin, git emanete bırak” diye tutturuyor. “Ama ablacım bana izin verdin, ona neden vermiyorsun, bak o benim arkadaşım” falan diyorum ama kar etmiyor. Çaresiz Benan, o yağmur altında geri dönüp, tekrar kuyruğa dönmek üzere emanetçiye gidiyor. Girişin yan tarafındaki bir çatı altına sığınarak Benan’ı beklemeye başlıyorum. 10 dakika, 15 dakika bekliyorum, gelmiyor. O sırada gördüğüm şu sevimli, güzellik abidesi bebeğin fotoğraflarını çekmeye başlıyorum. 10 dakika daha geçiyor, Benan gelmiyor. Sırtımda hem onun çantası, hem kendiminki, fotoğraf makinemi neye saracağımı şaşırmış vaziyette, sandaletlerimi de çıkararak koşmaya başlıyorum sağanak yağış altında. Bir binadan diğerine survival tek amacım bir de Benan’ı bulmak. Bulamıyorum, fotoğraf çekmek istiyorum, çantaları koyamıyorum, herkes canının derdinde kimseden rica edemiyorum. Çekebildiğim en iyi fotoğraf şu oluyor.

Yine koşarak ve artık kesinlikle zatüre olacak kadar ıslanmış şekilde arabaya geri dönüyorum. Benan gelmiş, saat 5.30 olmuş. Taksiciye hemen bizi üst baş alacak bir yere götürüyoruz. Tabii ki kazıkçı, turistik bir kuyumcuya götürüyor bizi ve ben aksırıp tıksırırken herif bana akik taşı satmaya çalışıyor. Dünyanın parasını verip birer Taj Mahal tişörtü ve filli birer pantolon alıp çıkıyoruz dükkandan. Bir lokantada 12 saat sonunda yediğimiz her şeyin tadı mükemmel. 6.30’da otobüse dönüyoruz ve görüyoruz ki grup arkadaşlarımız henüz dönmemişler. Bu arada hava açıyor, biz işportacılardan kurtulmaya çalışırken onlar muhtemelen süper dakikalar geçiriyorlardır Taj Mahal’de diyoruz. Derken çıkageliyorlar, hepsi çok neşeli, süper fotoğraflar çekmişler ve kupkurular. Halimize gülüyoruz yola çıkarken. Dönüş yolu bir türlü bitmek bilmiyor. İki kasabada durup birkaç mabed geziyoruz. Rehber nedense siz çıkmayın size göre değil diyerek engellemeye çalışıyor bizi ama çıkıyoruz. Bir kasabada bulduğumuz en iyi tuvaletin içinde timsah büyüklüğünde kertenkeleler var, bütün duvarlarda geziyorlar. Burası nasıl böyle pis, neden temizlenmiyor bu insanlar akıl sır erdiremiyoruz…Yollarda inekler ve domuzlar yürüyor, hava karanlık, ışık yok, hangi köydeyiz, kasabadayız bilmiyoruz. Rehber zaten bize gıcık, bırakıp gitse kalırız burada. Gruptan ayrı, mabede vardığımızda yine Benan’ı emanetçiye gönderiyorlar. Onu beklerken yan tarafta kendi kendilerine çalıp söyleyen avluya sığınmış yüz kadar insan görüyorum. Şu hayatta her şeyi yaşayarak denemek lazım diyen ben, onların içlerinde yaşadığı pisliği görünce bu durumu anlamaktan vazgeçiyorum. Benan’la aynı Taj Mahal tişörtlerini giydiğimizden mi yoksa hakkaten ihtiyar göründüğümden mi bilinmez, iki kez annesi olup olmadığımı soruyorlar. Ayakkabılarımı çıkarıp leş gibi vıcık vıcık yerlerde yürüyoruz mabede doğru. Yine beklediğimi- ne ben de bilmiyorum- bulamadan çıkıyoruz. Önümüzde birkaç maymun, koşarak dönüyoruz otobüse. Saatlerce devam ediyor yolculuk, bitmek bilmiyor. Sabah bizi getiren taksiciyi arayıp geç kalacağımızı, ne olur bizi beklemesini, iki katı para vereceğimi söylüyorum. Planlanandan yaklaşık 4 saat sonra varıyoruz Delhi’ye. Üstüne 1 saat de ev sürüyor. Khushbu meraktan çıldırmış vaziyette karşılıyor bizi ama salak ve avanağa benzeyen kostümlerimizi görünce de dayanamayıp patlatıyor kahkahayı. Toplam 22 saat süren bu maceranın sonunda 10 saat kadar uyuyoruz. Uyandığımızda benim için dönüş vakti gelmiş. Sandra’yı da alıp hep beraber güzel bir yemek yiyoruz. Bukhara isimli bu restoran, Asya kıtasının en iyi lokantası seçilmiş. Putin Hindistan’a geldiğinde günde üç öğün burada yermiş, Clinton sırf burada yemek için Hindistan’a gelirmiş falan diyince merak edip gidiyoruz kalan son paramızla. Mühim bir numarası yok aslında, İstiklal’deki Otantik gibi bir dekorasyon yapmışlar, yemekleri de Adana’daki Hasan Usta’yı tutmaz.

Tayfa beni havaalanına götürüp bırakıyor. Yine Moskova üzerinden, bu kez daha az beklemeli bir yolculukla dönüyorum İstanbul’a. Yakın zamanda tekrar Hindistan’a gidip, keşfedemediğim sırları kurcalamak, mabedlerin gizini öğrenmek, daha değişik bölgelerini görmek için planlar yapıyorum. Her dönüş, bir sonraki gidişi tetikliyor, hiçbiri yetmiyor…

Bu maceranın sonu…


Şehirler arası Yolculuklar
Ahmedabad’da göreceklerimizi görüp Mehsana’ya gitmeye karar veriyoruz. Khushbu’nun en sevdiği amcasında birkaç gün kalmak için yola çıkıyoruz. Minibüsle gidersek 1 dolar, taksiyle gidersek 20 dolar ve 1.5 saat sürüyor. Halkımızla kaynaşalım diyerek minibüs dedikleri araca binerken klostrofobik duygular kaplıyor içimi. Normal şartlar altında 6 kişinin oturabileceği bu yere tam 15 kişi istif edilmiş, hava 50 derece ve tabii ki klima yok. Sıcağa dayanmak için günde 6 litre kadar tükettiğim sular da birden dışarı çıkma ihtiyacı hissedince fena halde daralıyorum. Elimi kolumu kıpırdatamadan ilk 20 dakika geçiyor. Bu arada minibüsün kapı görünümlü kapağı açık ve iki kişi de orada tutunarak gidiyor. Herkes canının derdinde, kimsenin takati kalmamış sıcaktan. Biraz alışınca, ortamı şenlendirmek için bir paket lokum çıkarıyorum çantamdan, çifte kavrulmuş. Lokumlar elden ele dolaşıyor, insanların kan şekeri biraz yükselince konuşmaya başlıyorlar. Bir beyazın bu araca binmesi için ya çok fakir ya çok salak olması lazım şeklinde bakışlar atıyorlar üzerime. Türkiye’den gittiğimi söylüyorum ama ne böyle bir ülkeden haberleri var ne de nereli olduğum çok umurlarında. Ben yine de kendi çapımda onları keşfettiğim için mutluyum. İçerideki insanlar, mesleklerine bakıldığında varlıklı olabilecek cinsten aslında: Avukat, bilgisayar mühendisi, tüccar. Ama orta yol yok, ya 1 dolar verecek ya 20. Onu da bütçe kaldırmıyor tabii, tek başına çalışınca evde ve en az 4 çocuğun olunca.

1.5 saatin sonunda Mehsana’ya vardığımızda çok mutluyum. Hava alabilmenin ve tuvalete gidebilmenin kıymetini insan böyle zamanlarda anlıyor. Çok fakir bir mahallenin içinden geçerek, Sunil amcanın evine doğru ilerliyoruz. Khushbu’nun anlattığına bakılırsa oranın en zengin ailelerindenmiş. Bana göre ise Dolapdere’nin en diplerindeyiz. Eve vardığımızda çok sıcak karşılanıyoruz. Khushbu’nun kuzeni bilgisayar mühendisi. Birkaç ay sonra evlenecek ve işini temelli bırakıp kayınvalidesine ve kayınlarına ömür boyu hizmet etmek üzere evlerine taşınacak. Aile herşeyden önemliymiş. Seçiminden de çok mutlu.

Sunil amca da avukat, 50 yaşlarında şirin mi şirin bir insan. Saatlerce konuşuyoruz. Hindistan tarihini anlatıyor, Müslüman-Hindu çatışmalarını, Hinduizmi. Ben sordukça o da anlatmaktan keyif alıyor. Arada bir de o bana soruyor: “Sizde evlenince çalışıyor mu kadınlar? Mecliste kaç kişi var? Kışın sıfır derece olunca ne yapıyorsunuz? Evlerde ısınma için aletler mi var? İşte buna bayılıyorum. Bambaşka kültürlerden, geleneklerden, artı cinsiyetlerden ve yaşlardan insanlar olarak ortak bir dil geliştiriyoruz anında. Müslümanlarla ilgili şundan yakınıyor sadece: “onlar kendi dinlerinin tek doğru olduğuna inandıkları için bizi hor görüyorlar, kafir diyorlar. Halbuki biz diyoruz ki tanrıya ulaşmak için birçok yol vardır ve hepsi doğru olabilir. Çatışma bu yüzden çıkıyor.

Her ne kadar Hintlileri birleştiren ana unsur din değil de milliyet olsa da din konusunda zaman zaman ciddi çatışmalar yaşanabiliyor. Dinin günlük hayata yansımasına baktığınızda bir Hindu ile bir Müslümanı ayırd etmek çok zor. Mehsana’da Müslümanlar Hindular’a göre daha fakirler. Evin yakınındaki bir Müslüman mahallesine girdiğimizde koku ve sıcak epey zorluyor bizi.Arap ülkelerinin aksine burada kimlikler erkekler üzerinden gidiyor. Hangi dinden olursa olsun aynı giyiniyor kadınlar, boyun mutlaka örtülüyor, baş genelde açık ama güneşten korunmak için örtenler de var. Müslüman erkekler beyaz ya da açık renk giyiniyor, sakal bırakıyor bazıları.Mehsana’daki Müslüman mahallesindeki camiye kadınların girmesi yasak. Erkeklerin dikkatini dağıtıyorlarmış. Benzer şekilde Hindu kadınlar için de birçok kısıtlayıcı kural var. Bir yandan motor kullanıyorlar vızır vızır, bir yandan da erkeklerle göz göze gelmemeye çok dikkat ediyorlar, kıyafetler son derece muhafazakar. Böylece dünyadaki Müslümanların sadece %10’unu oluşturan Arapların kültürlerinin ne kadarının dine ne kadarının geleneğe dayandığını bir kez daha sorguluyor insan. Yine çocuklar var her yerde gözlerinin içi gülen. Onlar kurtarıyor insanı analiz ve sorgulamalardan birkaç dakiaklığına da olsa…

Gece o kadar sıcak ki klima bile kesmiyor bunaltımı. Kapının önüne çıkıyorum ve etrafta onlarca kişinin dışarı yataklarını çıkarıp uyuduklarını görüyorum. Siteden dışarı çıkınca manzara daha da vahimleşiyor, yataksız öylece yollarda uyumaya çalışıyor insanlar. Sabahı zor ederek erkenden kalkıyorum. İki genç kız var yine evde her gün gelip temizliyorlar, bulaşık, çamaşır yıkıyorlar. Çamaşır makinesinden daha ucuza geldiği için bu yolu tercih etmelerine ne denebilir ki?

Günlerden Pazar, bir saat uzaklıktaki Mahudi şehrindeki Jain Temple’da mühim bir ayin varmış. Önde amca ve yenge, arkada kızları, Khush ve ben, 70’lerde Türk-Hint ortak yapımı bir neşeli aile filmindeymişçesine güle oynaya gidiyoruz. Tanımlayamayacağım bir güzellik var ortamda, samimiyette ve nedense eski bir zamanda gibi hissediyorum kendimi, 2000’lere ait olamayacak bir şeyler var burada. Mabede geldiğimizde on binden fazla insanla karşılaşıyoruz. Herkes sıraya girmiş, bir şey almaya çalışıyor bankolardan. Burada yalnızca Pazar günleri özel bir tatlı pişirilir ve sadece bu tapınak sınırları içinde yenilirmiş, dışarı çıkarmak yasakmış. Övgülere dayanamayıp o pislik ve sıcak içinde nasıl yapıldığını düşünmemeye çalışarak yiyorum Sukhadi’yi hapur hupur. Helva gibi bir şey ama tadı farklı, dedikleri kadar varmış diyorum. Tatlı faslından sonra içeri giriyoruz. Fotoğraf, video falan yasak tabii. Şaşkınlık içinde içerideki adamın eteklerini öpen insanları, ateş yakanları, dua okuyanları izliyorum. Herkes ayrı bir alemde. Bu sırada bir başka rahip kırmızı bileklikler takıyor herkese. Bir ip ve üzerine sarılmış küçük bir kumaş parçasından meydana gelen bilekliği hemen herkes takıyor Hindistan’da. Yargıtay binasındaki yargıçta da, marketteki kasiyerde de ilkokul öğrencisinde de var. Sağlık ve mutluluk getirdiğine inanılıyor. Bunu bir kere takınca kendi kopana kadar çıkarmak yasak, yoksa kötü şansmış. Muska niyetine alıyorum ben de bir tane, rahipten rica ediyorum birkaç tane de arkadaşlarım için veriyor bana. Çıkışta mabedin önünde kurulmuş meydan pazarındayız. Sanki bir derginin renkli sayfalarının içine ışınlanmış gibiyim. Herkes herşey çok renkli ve hepsi gözleriyle birşeyler anlatıyor…

Dönüş yolunda bir çiftlikte durup, çiftçilerle konuşuyoruz. Öyle kendi hallerinde, öyle huzurlu ve mütevazı insanlar ki… İneklerini okşarken konuşuyorlar onlarla, birlikte poz veriyorlar. Ve yine orada da rengarenk kıyafetleriyle yapıyorlar bütün işleri.

Gaipten Haberler

Evliliklerin hala yoğun olarak görücü usulü yapıldığı Hindistan’da, fallar ve hatrı sayılır büyüklerin görüşleri çok önemli. Yaygın uygulamalardan bir tanesi, gelinin ve damadının doğum haritalarının çıkarılıp karşılaştırılması. Çift her konuda anlaşsa bile doğum haritaları denen falda bir uyumsuzluk görülürse, aile evliliği onaylamayabiliyor. Bir yandan avukatlık yapıp, bir yandan hukuk fakültesinde öğretim üyeliği yapan Sunil Amca da fal işini çok ciddiye alanlardan. Avucuma bakıp hayat çizgim olmadığını görünce, beni pek meşhur bir falcıya götürmeyi teklif ediyor. Ben de tabii bu fırsatı kaçırmıyorum ve sokaklarında keçiler koşan bir mahallede ismini hatırlayamadığım falcının evini bulmak için yola çıkıyoruz.

İronik bir şekilde elinin yarısı yok falcının. Önce elimi alıp uzun uzun inceledi, 10 dakika kadar hiçbirşey söylemedi. Sonra Khushbu’ya Gujuratice bir şeyler anlattı, o da çevirdi. Bir kısmı doğru çıkan ama gelecekle ilgili bir kısmında kültürel farklılıkları gözetmeden yaptığı tahminlerin gerçekleşmesi zor. 4 kızım 2 oğlum nasıl olur ki? Bu arada öğreniyoruz ki Hindistan’ın halihazırdaki en önemli sosyal problemlerinden biri, kadınların erkek çocuk doğurma konusunu saplantı haline getirmiş olması. Bu yüzden bu sıralar her gün gazetelerde kız bebeklerini öldüren ya da çöpe bırakan annelerin haberleri var. Bir yandan hayvanları yemeyecek kadar insaflı olan insanların diğer yandan cinsiyetinden dolayı kendi çocuğunu öldürebilmesi anlaşılması zor bir ikilem.

Ahmedabad’a dönüşümüzde musonla karşılaşıyoruz. Öyle birdenbire başlayan bir yağmur ki bu, insanı çok fena hazırlıksız yakalayıveriyor. Hava günlük güneşlikken bir anda yukarıdan kovalarla su boşaltmaya başlıyorlar sanki. Herkes kaçacak delik arıyor, trafik kitleniyor, insan neye uğradığını şaşırıyor resmen. Olup biteni takip etmeye çalışırken zar zor bir rikşaya atıyoruz kendimizi ve o sırada çırılçıplak sokaklarda koşan insanları görüyorum. Çoluk çocuk hep beraber yağmura ellerini açmış koşuyorlar. Khushbu muhtemelen aylardır yıkanmadıklarını söylüyor, sevinçleri bu yüzden… Bu anları fotoğraflamak konusunda tereddüt ediyorum, istemiyorum. Kendime dışarıdan bakınca gördüğüm o batılı fotoğraf makineli avcı modeli hiç hoşuma gitmiyor. Hem bazı anları yaşamak gerekiyor hissedebilmek için. Hindistan da fena halde hissedilesi bir yer, ne kadar anlatsam, göstersem yavan kalacak biliyorum.

İlginçtir, hiç huyum olmadığı halde burada alışverişe veriyorum kendimi. Kıyafetlerin özgünlüğünden ve sadeliğinden mi yoksa renklerin canlılığından mı bilmem dayanamıyorum, her gördüğümü almak istiyorum. Üstüne bir de fiyatlar Türkiye’dekinin onda biri gibi bir şey olunca dayanamıyorum. Bazılarını günlük hayatta giymek çok abes kaçacağı halde dolduruyorum. Birkaç tane de diktiriyorum, hem kendime hem arkadaşlarıma…

Özentilik ve batılılaşma dertleri burada da mevcut. Gittiğimiz restoranlarda et ve alkol olmamasına rağmen menülerinde varmışçasına yemek ve içki isimleri var. Alkolsüz bloddy marry de var vejeterjan şiş kebap da. McDonald’s bile vejeterjan Ahmedabad’da. Et içeren yemeklere “non-veg” deniyor. Hepsi birbirinden güzel, sebzeleri çok hafif pişiriyorlar, meyve püreleri var yanlarında. Buradaki gibi inanılmaz baharatlı yemekler değil hepsi. Her zevke göre var ama bilen biriyle gitmek lazım insan tek başına anlayamıyor muhtevayı.

Bir Sonraki Yazı: Delhi, Taj Mahal

Gujarat, Hindistan’daki 29 eyalet içinde en muhafazakar olanı. Alkol yasak. Hindular ağırlıkta olsa da ciddi bir Müslüman nüfus da var. Arada kavgalar var ama genel olarak saygıda kusur etmiyorlar. Dinden ziyade etnisite ve kast kimlik belirlemede daha etkili görünüyor. Müslümanlar Hindulara saygılarından inek yemiyorlar, et yiyen Hindular da Müslümanlara saygılarından domuz yemiyorlar.

Orta sınıf kavramı yok. İnsanlar ya çok zenginler ya da çok fakir. Ortası yok. Mesela inanılmaz geniş ve lüks bir alışveriş merkezi var, 300 dolarlık ayakkabılar satılıyor içinde ve kalabalık içerisi. Kapının önünde de açlıktan güneşin altında bayılmış kadınlar ve çocuklar. Dilenciler sarmış binanın her tarafını. Ben bu durumdan çok rahatsız oluyorum ama iki taraf için de durum çok normal. Afrika’daki fakirlik öfkesi ve saldırganlık burada yok. Onları hem gelişmekten alıkoyan hem de aralarındaki huzuru sağlayan kast sistemi ve reenkarnasyon inancı sayesinde herkes kaderine razı. Tüm yaşam bir test olarak kabul edilmiş. Böylece zenginler gönül rahatlığıyla sefalarını sürebiliyorlar. Fakirler de zengin olarak doğacakları hayatın hayaliyle bir ömrü sefalet içinde geçiriyorlar.

Mecburen çok iyi yerlerde yemek yiyoruz, orta sınıf olmama durumu yemek konusunda da geçerli. Kallavi bir yemek, tatlı ve içecek, asansör müzikli elit bir lokantada adambaşı 8 dolara patlıyor en fazla. İnanılmaz lezzetli çeşit çeşit vejeteryan yemekleri mideye indirip kahveni yudumlarken camdan dışarı bir bakıyorsun ki yine aç insanlar var her yerde. Dışarı çıkınca yediğim burnumdan geliyor. Vicdan azabı içinde, yolun iki yanını doldurmuş o sıcakta ve pislikte uyumaya çalışan insanların arasından hızla eve doğru yol alırken, sorgulamalar yine peşimi bırakmıyor.

Türkiye’de böyle bir fakirlik yok. Bu kadar evsiz, bu kadar sokakta yaşayan insan yok. Yetersiz beslenmeden boyu kısa kalmış, çelimsiz, konuşmaya mecali olmayan insanlar yok. En azından daha azlar ve bu yüzden de daha az göz önündeler. Ve her gün görmedikçe onları, yoklarmış gibi geliyor ve normal yaşayabiliyorum. Hintlilerse her gün onlarla iç içe yaşayabiliyorlar huzur içinde. Ben mi gerçeklerden kaçıyorum, onlar mı, bilmiyorum.

Motor kullanan insanların sayısı epey fazla.Özellikle kadınlar bu ulaşım biçimini çok iyi benimsemişler. Ve punjabileriyle çok şık görünüyorlar motor kullanırken.

Rengarenk ve eğlenceli bir Hindistan beklerken, böyle tezatlarla dolu bir manzarayla karşılaşmak epey sarsıyor beni ama yine de Goa’da eğlenmeye gitmek yerine turist olmayan bir eyalette Hindistan’ın gerçek yüzünü gördüğüm için çok mutluyum. Yemeklere ve kıyafetlere bayılıyorum. Çeşitlilik hayatın her alanına yansımış. Bazıları epey acı ve baharatlı olsa da sebzelerin pişirilişi ve meyvelerle birlikte kullanılışı gayet leziz. Tadına bakıp da beğenmediğim hiçbirşey olmadı. Eti hiç aramadım. Sabah kahvaltısında haşlanmış fasulye, hardal taneleriyle kavrulmuş patates, saç üzerinde pişirilmiş hamur ve mango sosu yemek çok eğlenceli ve sağlıklı. Elimle yemekte biraz zorlansam da, pis yabancı durumuna düşmemek için hemen kıvırıyorum işi.

Gandhiji Ashram

Mehul ve Nilima beni rahat ettirmeyi kendilerine amaç ediniyorlar. Her gün ne yemek istediğimi sorup ona göre dışarı yemeğe götürüyorlar. Yemekleri bana seçtirip, sonra ne yapmak istediğimi soruyorlar. Bu kadar ilgi biraz baskı gibi çöküyor üzerime ama geleneklerin başka hiçbir yerde görmediğim kadar önemli olduğu bu ülkede, kimseyi kırmamak ve kurallara uygun davranmak için azami çaba sarf ediyorum.

Mahatma Gandhi’nin evine gidiyoruz. Sadece burayı görmek için bile değer Ahmedabad’a gelmeye. Böylesine akıllı ve samimi bir insanı daha yakından tanıma şansını bulmak çok heyecan verici. Hayatının son yıllarını bu evde geçiren Gandhi, burayı bir komün yaşam alanına dönüştürmüş. Yaşamak isteyen herkese kapılarını açmışlar ve hepsine birer görev verilmiş. Kendi işlerini yapıp para kazanmak için örgü makineleri yapmışlar. Tüm kararlar demokratik biçimde hep birlikte verilmiş. Gandhi sürekli düşünmüş, yazmış, konuşmuş. O kadar sevilmiş ki dünyanın her yerinde, kendisine gönderilen mektuplara adres yazılmaz olmuş. Sadece Gandhi / Hindistan yazıldığında ulaşıyormuş bu eve mektuplar. Yazık ki Hindistan’ın bağımsızlığını kazandığını göremeden kansız bir milliyetçi tarafından öldürülmüş.

‘ji’ eki bizdeki ‘cim’ ekine karşılık geliyor. Sevilen ve saygı duyulan birinin adının sonuna ekleniyor. Herkes Gandhi’den Gandhiji olarak bahsediyor. Ama insanların yaşam tarzlarına baktığımda Gandhi’yi pek anlayamadıklarını düşünüyorum. Bir çeşit kitsch haline getirilmiş ve her şeye taptıkları gibi ona da tapmaya başlamışlar ama neden taptıklarını unutmuşlar. Gerçekten Gandhi’nin yolunu izlemiş olsalardı bugün durum daha farklı olurdu sanırım.

Popüler Kültür

Televizyonun sesini kapatıp izlerseniz bir Türk televizyonu izlediğinize inanabilirsiniz. Bizdeki dizi furyası ve jürili yarışma şaklabanlıklarının aynıları fazlasıyla burada da mevcut. Televizyondaki insanlar sokaktakilere göre daha açık renkli. Sanki hiç o sefalet yokmuş gibi herkes sürekli dans ediyor. Klipler ve filmler genelde Londra’da çekiliyor. Biraz parası ya da eğitimi olan hemen İngilizce konuşmaya başlıyor günlük hayatta. Kimse Hindi konuşmuyor zaten televizyonda. Hindistan genelinde konuşulan bir dil değil bu. Her eyalet hatta şehir ve köyler kendi dillerini konuşuyorlar. Bir yandan yerellik bir yandan evrensellik derken Hindi arada kaynıyor, bu yüzden İngilizce daha yaygın. Ancak bu durum günlük hayat ve sokaktaki insan için geçerli değil. Çoğu insan sadece kendi yerel dilini konuşuyor.

Televizyonda sürekli 70’li yılların filmleri dönüyor. Konular da müzikler de kalite de aynı Türk filmleri. Belli karakter oyuncuları var mesela, ve kullanılan setler. 52 derecede dışarı çıkmak pek mümkün olmadığından epey Hint filmi izliyoruz evde.

Her ne kadar kadınlar zenginleştiklerinde de yerel kıyafetlerini giymeye devam etseler de, oturuşları, konuşmaları ve tavırlarıyla son derece İngiliz ve Amerikan özentisi olmuşlar. Bu duruma Türkiye’den alışık olduğumdan ilginç gelmiyor aksine rahatsız oluyorum.

İnançlar ve Mabedler

Her köşebaşında, etrafındaki diğer binaların aksine son derece ihtişamlı, ince bir işçiliğin eseri olan tapınaklar ve mabedler var. Dışarıdan çok havalı görünen mabedlerin içinde aynı havayı bulmak zor. Maalesef saygı duyacak kadar anlayamadığım ve bu halde olmalarından sorumlu tuttuğum garip birtakım fil ve maymun tanrılar var. İnsanlar içeri girip onlara tapınıyorlar, bir adama para verip çıkıyorlar. Belki de çok tanrılı dinlere alışık olmadığımdan çok saçma geliyor bana her şeye bu kadar anlam yükleyip sonra aç gezmek ya da aç gezenleri önemsememek.

Mahkelemeler ve Okullar

Mehul Bay, şehre yeni inşa edilen alışveriş merkezine götürerek ülkesinin modernliğini göstermek istiyor bana ama ben tutturuyorum beni Yargıtay binasına götür diye. Pek anlam veremese de bu isteğime gerekli izinleri alarak götürüyor. Bürokrasi bizdekinin sekiz katı daha fazla ve ağır. İçeri girerken defalarca aranıyoruz, belgeler gösteriyoruz. Burada tam 700 avukat ve 32 yargıç görev yapıyor. Hepsi siyah pelerinler giyiyor. İçerisi o kadar sıcak ki, avukatlar boş mahkeme salonlarına girip klimayı çalıştırmışlar, oralarda bekliyorlar. Bir davaya giriyoruz. Neden sonra İngilizce konuştuklarını anlıyorum çünkü hem aksan çok kuvvetli hem de tamamen kalıp hukuksal ifadelerle konuşuyorlar. Yavan, içi boş bir resmiyet, saygı gösterisi var, çok samimiyetsiz görünüyor. Eve döndüğümüzde Nilima bize evlilik fotoğraflarını gösteriyor, çok daha sahici her şey. Kendileri üretmişler, sonradan üzerlerine giydirilmemiş.

Bir aile dostu Rajiv amca komşu bir şehre götürüyor bizi, Nadiad’a. Küçücük bir yer, fakirlik ve sıcaklık aynı. Ve insanlar yine rengarenk. Rajiv’in arkadaşı şehrin özel bir okulunun müdürü. Onu ziyarete gidiyoruz. 200 metrekare genişliğindeki heybetli odası altın kaplama eşyalarla dolu. Türk olduğumu öğrenince hemen kebapları soruyor, kimbilir ne süperdir diyor. Kendi şehrinde et bulamadığından ya da dedikodu olacağından sık sık Delhi’ye gidişinden bahsediyor. Kebap yemek için!

Müdür yardımcısı disiplin timsali bir teyze geliyor içeri. Müdür beni gezdirmesini söylüyor. Sınıflara doğru ilerlerken kadın soğuk bir ciddiyetle okulun ne kadar iyi olduğundan bahsediyor, sonra da sınıflar yerine laboratuarlara götürüyor beni. Oradan spor salonuna ve kütüphaneye. Hindistan’da okulların çoğu özel ama fiyatları da cüzi. İngilizce eğitim veren imkanları iyi bir okulun aylığı 8 dolar civarında. Nihayet promosyon bitiyor ve bir sınıfa giriyoruz. Kadını görünce hepsi asker gibi ayağa kalkıyor: “Good Morning Children”, çocuklar cevap veriyor: “Good Morning Teacher” Son derece otoriter bir tavırla devam ediyor: “Sit Down” Muhtemelen 15 yaşlarındaki 50 kadar öğrenci tedirginlikle yerlerine oturuyorlar. Hepsi üniformalılar. Kızların saçları yanlardan örülmüş, kızlar ve erkekler ayrı ayrı oturuyor. Mahçupça bana bakıyorlar, ben de ne yapacağımı bilmez halde duruyorum başımı öne eğip. Kadın bana yabancı ve beyaz olduğum için saygı gösteriyor ve yukarıda bir yerlere koyuyor: İstediğin gibi takıl” dercesine bakıyor. Kendimi müfettiş gibi hissediyorum. Sınıfta çıt yok. Bir tanesiyle konuşmaya çalışıyorum, utanıyor. “Fotoğraf” diyorum, “fotoğraf çekebilir miyim?” Tabii diyorlar, bu onların da benim de çok hoşumuza gidiyor, birkaç poz çekip çıkıyoruz sınıftan. Sonra ilkokul ve anaokulu sınıflarına da uğruyoruz. Küçücükten alıştırılıyorlar disipline ama bir yandan da inanılmaz bir inanç özgürlüğü var. Üniformaları giyiyorlar ama alınlarına kınalarını da yakıyorlar, başlarına türbanlarını da takıyorlar. Hatta her sabah okula girerken hep birlikte dua ediyorlar andımız niyetine.

Bir sonraki yazı: Şehirler arası Yolculuklar, Gaipten Haberler


Yıllardır aklımda bir Hindistan fotoğrafı vardı: Renk renk, çeşit çeşit, ahenk içinde dertsiz tasasız yaşayan bir milyar insan. Görmediğim yerler hakkında peşin hükümlere varmanın ne kadar yanlış olduğunu bir kez daha anladım. Şu kalıpyargılar, önyargılar nasıl demirden örülmüşse içimize, karşılaştığımız her yeniliği kabullenmekte sonuna kadar zorluyorlar bizi. Bazen öyle oluyor ki, gördüğünün bildiğine uymadığını fark etsen de, yıllarca inandığın o bilgiyi değiştirmeye sonuna kadar direniyorsun.

Geçen yaz Ankara’da staj yaparken tanıştığım entelektüel ruh eşim Khushbu’nun Hindistan daveti reddedilmeyecek kadar cazibeliydi. Khushbu, Amerika’da doğup büyümüş olmasına rağmen, ailesi değerlerine sıkı sıkıya bağlı Hintlilerdi. Yıllardır gitmediği, gittiğinde de en fazla iki hafta kaldığı ‘memleket’inde bu kez dört ay kalacaktı. Önceden hoş beş ve hasret gidermenin ötesine gitmeyen akrabalık ilişkileri, bu kez birlikte yaşamalarıyla beraber hem derinleşmiş, hem yakınlaşmış, hem de zorlaşmıştı. Bir yanda Amerikan rahatlığı ve yüzeyselliği, diğer yanda Hindistan muhafazakarlığı ve samimiyeti onda ironik biçimde birlikte var olabiliyordu.

10 Haziran 2007’de, Aeroflot havayollarının son derece ucuz, soğuk ve konforsuz uçağıyla Moskova’ya gittim. Normalde 900 dolardan başlayan Delhi uçuşunu 560 dolara mal etmenin bedeli de, dünyanın en sıkıcı havaalanında 11 saat beklemek oldu. İlk birkaç saatimi Murat Belge’nin son derece zeki, çok yönlü, birikimli ve soğukkanlı hayatını anlattığı ‘Bir Hayat’ kitabını okuyarak geçirdikten sonra Rusların soğuk demir koltuklarında uyuyakaldım. Uyandığımda Delhi için son çağrı yapılıyordu. Her yanım tutulmuş, önümdeki Asyalılar’dan izin isteyerek zar zor yetiştim uçağa. 7 saat süren bu uçuşta da yemekler berbattı ve film falan göstermediler. Böylece birkaç saat içinde Murat Belge’yi bitirebildim ve uzun uzun kendimi ve hayatımı sorgulama fırsatı buldum. Son zamanlarda benim için görüşleri önemli olan iki arkadaşımın yazdıklarımı eleştirmeleri, daha doğrusu beni reklamımı yapmakla itham etmeleri fena dokunmuştu. Bir süre blog yazmamaya karar verdim. Sonra büyüyünce ne olacağımı düşünmeye başladım Doktora mı yapmalıydım yoksa dünyayı kurtarmak için çalışmaya mı başlamalıydım? Bir süre daha öğrenip biriktirmek mi, yoksa paylaşmaya ve işe yaramaya başlamak mı? Bilmiyordum… Şu çelişkilerim de olmasa ne kadar verimli bir insan olacaktım. Aslında karar vermeye çalışmak iyiydi. Karşılaştırdıkça farkları görebiliyordu insan, değişime daha açık olabiliyordu. Bir an hiçbir yolculukta yanımdan eksik etmediğim Penguen ilişti gözüme. Hala eğlenebiliyordum bu çizerleri okurken ama onları ve gelişimlerini düşünmekten de kendimi alamıyordum. Yıllardır aynı şeyleri anlatıyorlardı. Statükonun her türlüsü fenaydı. Kafası çalışan adamlar değişmeliydi, ileri gitmeliydi. Ya da geride kalanların elinden tutmalıydı, ama yerinde durmamalıydı. Bu çok ümit kırıcı olurdu.

Türkiye’deki son durumlar da fena halde kafamı kurcalıyordu. Hala darbe tehdidiyle var olmaya çalışan bir ülkenin, etnik kökeniyle kendini tanımlayan vatandaşlarını anlamaya çalışan bir zavallı ferdi olarak endişeliydim. Irak’a askeri müdahele düşüncesi beni çok tedirgin ediyordu. Disiplin, asker, kontrol olgularının içinde yer aldığı her türlü baskıcı ve kısıtlayıcı kavram rahatsız ediciydi. Belki de Hindistan iyi bir deneyim olacaktı. Yüzlerce dilin, dinin, etnik kökenin bu yoksulluk içinde nasıl bir arada yaşayabildiğini görmek, kendi içimde hoşgörüyü sağlamak ve yeni modeller üretebilmek için iyi bir fırsat olabilirdi.

Delhi’ye indikten sonra 1 saatten fazla süren pasaport kuyruğunun ardından, 1.5 saat kadar da bavulumun çıkması sürdü. Tam bitti, kalan 4 saati de bir köşeye kıvrılır beklerim diye içimden geçirirken, iç hatlar terminalinin 15 kilometre uzakta olduğunu öğrendim. 20 saattir yollarda olmanın verdiği yorgunlukla kendimi zar zor dışarı atıp servis aramaya başladım. Sabahın 4’ünde hava 46 dereceydi. Burma’dan ve Nepal’den kader ortaklığı ettiğim arkadaşlarla birlikte 1 saat de orada bekledik. Sonra o gerçeküstü servis aracı geldi. Necla Nazır ve Tarık Akan’ın şemsiye kovaladığı filmdeki otobüsten yirmisekiz kat daha köhne olan bu otobüste 30 kişilik yer vardı ve biz 60 kişi olarak istif edildik. Yarısı kucağıma oturan 70’lik teyzeye sesimi çıkaramadım. Klima da yoktu, ‘Amanin dostlar’ çığlığı atmama ramak kala otobüs hareket etti de içeri biraz ılık rüzgar girebildi. İç Hatlar terminaline girdiğimizde, benden çok daha zor durumda insanlar gördüm. Belki yüz- yüz elli kişi sokaklarda öylece uyuyordu. Kimi bir şilte atmış, kimi onu da bulamamış. Yanlarında sıcaktan bir kenara yığılmış inekler, köpekler, kediler, hiçbirinin takati kalmamış. Acaip olan ise yoksunluk-saldırganlık kuramının burada işlemiyor olması. Ben sıcaktan, sıkışıklıktan hemen darlanıp, sinirlenirken, onlar sabır taşı misali bekliyorlar. Şikayet etmeden. Kendi de aynı durumu yaşadığından belki de, karşısındakini çok iyi anlayabiliyor, yoksa et yemediklerinden mi?

3 saat daha beklerken çok susuzdum. Para değiştirecek yer de olmadığından ve kredi kartım olmadığından su alamadım. Dudaklarım Forest Gump’taki Bubba’ya dönmüş, gözlerimde kibrit çöpleri ile beklemeye devam ettim. Sonunda İngiltere’nin EasyJet’inin Hindistan versiyonu olan SpiceJet havayolları ile Ahmedabad’a vardım. Saat sabah 8’de 29 saatin sonunda son durağa ulaştmıştım. Bu kez bavulum hemen geldi ve beni karşılamaya gelen Khushbu ve kuzeni Mehul’un yanlarına gittim.

Hinduizm ve Aile

Arabaya bindiğimizde yine çocuk gibi heyecanlıyım. İlk defa kendi şehrimin dışına çıkmış gibi inceliyorum etrafı. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen yollar insanlarla dolu. Kadın erkek, çoluk çocuk işe gidiyorlar, güneş tepelerinde. Sokaklar panayır yeri gibi, alanlar satanlar, korna sesleri, motor sesleri, ağlayan çocuklar, hepsi birbirine karışmış. Trafik dehşet verici derecede yoğun ve kuralsız. Bir ara dayanamayıp gözlerimi kapıyorum, bu insanlar ışıksız, sinyalsiz, kavşaksız nasıl beceriyorlar bu işi? Tüm kamyonların arkasında ‘Horn Please’ yazıyor. Tek bir duyu organına güvenmeyip, hem göze hem kulağa hitap ederek, işlerini sağlama alıyorlar.

Yine yollarda yatan insanların arasından geçerek, derme çatma evlerin çadırların arasından afilli bir siteye ulaşıyoruz. İçinde havuzlar, palmiyeler olan balkonları işlemeli falan bir site burası. Beynim kısa devre yapmaya başlıyor hafiften, çünkü hemen kapının dışında pislikleri yiyen yaban domuzları ve günde 1 dolara 12 saat güneşin altında, kafalarının üzerinde çimento taşıyan kadınlar var. Tanıştığım insanlara konsantre olmaya çalışıyorum. Mehul Bay’in dünya tatlısı bir karısı var, adı Nilima. 38 yaşında olduğunu iddia ediyor ama inanmıyorum tabii. O kadar saf, temiz doğal bir kadın ki! İki oğulları var, biri dikkat çekmek için ortalığa işeyip, sürekli zıplayan ve ağlayan iki yaşında bir canavar: Svayam. Diğeri ise efendilikten ve çalışkanlıktan madalya almasına çok az kalmış 10 yaşındaki Savmil. Hepsi çok çekingenler benimle tanışırken, evlerinde yabancı biri kalmamış hiç daha önce. Bir Türk’le ilk defa tanışıyorlar. Mehul, Yargıtay’da çalışan saygın bir avukat. Aynı zamanda Rotary kulübünde yönetim kurulunda. Zengin ve iyi olma oyununa kaptırmış biraz kendini ama başka bir model yok önünde. Babası ve amcası de onun gibi avukatlar, ve Rotary üyesiler. Bireysel farklılıkların pek önemi yok sanki. Yaptığın iş, kazandığın para ve ait olduğun sosyal grup yeterli saygı duyulmak için. Nilima da çoğu zengin Hintli kadının yaptığı gibi üniversiteyi bitirdikten sonra birkaç sene çalışmış, evlenince de bırakmış. Ahmedabad’da evli olup da çalışan kadın (zenginse) yok. Kadınların kariyer gibi bir dertleri yok. Her şeyden önce aile geliyor. Çocukların bakımı ve onlara öğretilecek olan değerler her şeyden önemli. Devlet bu görevi halka devretmiş.

Evlilikler en modern zengin kesimlerde bile görücü usulü yapılıyor. Aşk kavramı pek yok. Sevgi var, zamanla değer veriyorlar birbirlerine. Diğer yandan da televizyonlarda sürekli ilk görüşte aşk filmleri gösteriliyor. Durum son derece şizofrenik.

Evde bir hizmetçi var. Sabah 8 de gelip, kahvaltıyı hazırlıyor. Sonra gelip bulaşıkları yıkıyor, sonra varsa çamaşır, biraz da temizlik. 18 yaşında yüzünde anlamama izin verecek hiçbir ifade taşımayan bir kızcağız. Haftada yedi gün çalışıyor ve gittiği her evden 30 dolar alıyor. Buna rağmen ev çok temiz sayılmaz. Banyoda örümcek ağları var mesela, musluklar damlıyor, duşakabin yok. Biraz sallapati yaşıyorlar sanki… Klimasız durmanın mümkün olmadığı evde, birkaç saat uyuyorum. Uyanınca perdeyi açıyorum ve bir maymunla burun buruna geliyoruz. Kuş, kedi tamam da insan karşısında maymun görünce afallıyor resmen. O bana bakıyor, ben ona. Sonra kaçıp gidiyor. Heyecanla Khushbu’ya maymun gördüğümü anlatmaya gidiyorum ama pek umursamıyor. Dışarıda her türlü hayvan yaşadığı için bu onlar için çok olağan bir durum. Yaşam alanı eşit paylaşılmış. İneklerin biraz ayrıcalığı olsa da herkese yer var. Reenkarnasyon inancına göre herkes farklı formlarda, muhtemelen yapıp ettiklerine ödül/ceza niteliğinde farklı canlı türleri olarak yeniden dünyaya geleceğinden, hayvanlara çok değer veriliyor. Ve ruhları olduğuna inanıldığından çoğu yerde et yenmiyor. Ahmedabad’ın bulunduğu Gujarat eyaletinde et bulmak neredeyse imkansız.

* Havaalanı anonslarında ‘May I have your attention please’ değil, ‘May I have your kind attention please’ diyorlar, hem de son derece sevimli bir Hint aksanıyla. Ruslar sadece ‘attention!’ diyorlar soğuk soğuk.

*Sih erkekler çocukluktan başlayarak vücutlarındaki hiçbir tüyü kesmiyorlar, türban takıyorlar ve bir rivayete göre paçalı don giyiyorlarmış. Küçükken bone gibi olan türbanları, yaşlandıkça büyüyor. Şimdi bu abiler Türkiye’de üniversiteye gitmek istese ne olurdu acaba?

*Ten rengi, statü belirlenmesinde neredeyse para kadar önemli bir faktör. Kadınlar beyazlama kremlerine dünyanın parasını yatırıyorlar ve güneşten korunmak için her yerlerini örtüyorlar.

*Beyaz tenli olduğum için rahatsız edici bir saygı görüyorum. Khushbu Batılı, bense Hintli giyindiğim için ilginç bir kombinasyon oluşturuyoruz. Bizi ünlü sananlar oluyor.

*Nasıl ki bizde bir dönem yurtdışı deyince akla yalnızca Almanya ve Amerika geliyordu, Hindistan’da da yurtdışı deyince İngiltere, Amerika ve Avustralya geliyor. İngiliz aksanım olmadığı ve Amerikalılar kadar olmadığım için de genelde Avustralyalı zannediliyorum.

*Evlerde kullanılan tabakların hepsi metal. Porselen ya da plastik kullanılmıyor.

*Şehirlerde de köylerdeki gibi geniş aileler şeklinde yaşanıyor. En büyük erkek çocuk ömür boyu anne babaya ve evlenmemiş kardeşlere bakmak zorunda.

*Tuvalet kağıdı ve sabun bulmak neredeyse imkansız. En zengin yerlerde bile temizlik pek önemsenmiyor.

*İnsanların çoğu Türkiye diye bir ülkenin varlığından dahi haberdar değiller. Bilenler de Türkistan diyorlar. Bir taksi şoförü Çin’den gelip gelmediğimi bile sordu.

*3 tekerlekli minik taksiler var, rikşa deniyor. Ahmedabad’da neredeyse hiç yabancı olmadığından ve olanlar da sömürgeci İngilizlerden ibaret kaldığından, rikşa şoförleri beni kazıklamayı kendilerinde hak görüyorlar. Zaten çok ucuz ve zaten güneş altında canları çıktığı için birkaç rupi fazla vermek bana koymuyor ama Khushbu çok sinirleniyor. Taksimetrenin garip bir işleyişi var. Yolculuk sonundaki toplam miktarı dörde bölüp iki eklemek gerekiyor.

Bir sonraki yazı: Gandhi’nin Evi, Popüler Kültür, Günlük Hayat


In Turkey, for most of the people in my generation, who were born in 1980’s, it is very hard to understand and analyze what is happening in Turkey at the moment. Are we threatened by political Islam? Are we going to become Iran? Is a new military coup coming up? And the most important question: Do we have to make a choice between being secular and Islamist in order to survive in Turkey?

Our parents’ generation suffered from military coup consequences so badly that they decided to keep us away from the politics. Therefore we didn’t really feel like active participants of the system. We thought our job was to educate ourselves to get good jobs, love our country through national anthem and our flag, and vote in the elections for the parties that are suggested by elderly family members or by our favorite mainstream newspaper’s columnist’s choice.

I didn’t know what democracy was for a long time. I didn’t know the difference between the state and the government in Turkey. I accepted everything I was taught in public schools without questioning. Until I lived in better working democracies, I had never questioned the fact that I was being raised devoid from analyctical thinking.

I thought more or less everybody would live under similar circumstances in the world. Therefore everyhing I consider abnormal and unfair now, had seemed normal and acceptable back then. Somehow, I thought the state and all its policies were holy. They were not subjected to question by ordinary citizens. Indepedent courts would take care of those kind of serious issues. Who was I to suspect?

Then I started to change through discovering the world. I realized that I live in a democracy and I have rights. All state, parliament and government members, even the officers working for public, are there for me. They are responsible as much as they are authorized. It is my right and responsibility to check on them.

I started paying attention to understand them. What I saw was power struggle. I wanted to go deeper in this analyze, they wanted me to make a choice. The deeper I went, the more dissaponting it got. I have seen so many unsolved problems that has been going on, since Turkey was formed. I saw an army thinks that it is the owner of the country and can intervene in politics whenever and wherever it wants. Then I saw politicians can use anything to get votes. I realized the key factors of getting votes here are religion and nationalism.

I kept researching. Most of the Islamic oriented people wouldn’t call themselves Islamists as the seculars call them. I got surprised. Many of the seculars were somehow practicing Islam, I got amazed. And both sides live very similar every day lives, without touching each other.

If they give a chance to each other, they will see that they are not much different from one another. If there is a Turkish identity as claimed and owned by the majority of population, there has to be a lot of common grounds to reconcile or at least meet as a first step.

Moreover, there are so many people who don’t care about religion as a priority in life. Just because it is imposed that way, they feel like opposing religion. Converting people is a religious behaviour, if one is a modern secular why is the need to change people’s minds? Where does freedom fit in this picture?

I wonder how much of our population can take themselves out of this polarized situtaiton for a while and see that it is just a power game between obvious and hidden actors. I don’t want to live in a so-called democracy anymore, I don’t want the political parties to be closed down for no reason, I don’t want a new military coup, I don’t want the politicians to blame each other only and do nothing about Kurdish issue, Alevites, headscarf, non-muslims, education, health, traffic and so on. I don’t want them to abuse religion and nationalism anymore either. I don’t want Turkey to be ‘holy’ anymore. I just want a ‘normal’ country that can meet up its citizens needs and is ready to be questioned by them any time.

*photo by David Klein



Have you seen the movie Fitna? Before reading this, please watch it. Because it is not to be understood just by thoughts but also feelings. Dutch PM Geert Wilders claims to have made it. That makes me wonder what kind of work has he put in it. It seems to be done in half a day with no budget. He just put extreme pieces together that can be easily and freely found on internet and blamed all the actions on the Quran. That is a smart and banal way of affecting people. Actually it might even be considered ‘religious’ in its own unique form, as it aims to give people ideas with simple and weak reasoning. For someone who don’t know much about Islam and who is a part of the consumer culture, it can be very comforting and easy to to believe in that kind of propagand.

One thing makes the movie seem “well intended” is that it doesn’t reject Islam or hate it (on surface), it just innocently suggests to get rid of the parts of the Quran that encourages violence. But if the movie was sincere, it wouldn’t portrait Prophet Mohammed with bomb on the head one more time after all the reaction during cartoon crisis.

If you are Muslim, would you change your mind about your belief and think about changing your holy book when someone who portrays extremists as believers suggests?

Or if you are not Muslim, would it convince you to believe that all Muslims are potential terrorists when you see extremists, dead bodies, and verses following each other?

If there is anyone to blame, it is not this provocative Wilders but Muslims. They should be able to express themselves, explain those verses and convince the world (if needed) that Islam is not a religion of violence. What do those verses quoted in the movie actually mean? Some authorities or even someone who study them should explain them. Otherwise more and more attacks are going to leave bigger stains on Islam, Quran and of course Muslims. And if good ones can’t convince the bad ones, they will take over the power and actually change the Quran. Then Islam is going to lose its most important charactersitic that it has been the SAME book for 13 centuries all over the world, not one letter has been changed.

I think the problem lays here: Religion is an important component of life for many people. And every religion has its own language (by that i mean a way of interpretting the world/life) Even different sects in one religion have different aspects on issues. What we are doing is that we are trying to understand someone without knowing her/his language. Let’s say someone knows two languages of religions (Christian theology professor on Islam) but still remains as a Christian. Because there comes another important component of religion, faith, that we cannot comprehend with minds. and there is no space for “heart” (where the faith is) in our “modern language” I guess that leads us to beginning of modernity and secularism which proves that we cannot understand the religion just by looking at the religion.

We develop relationships with people whom we share the same language. We might believe in different religions, ideologies, we might belong to different nationalities, countries, but we can stil have a relationship. It is possible because religion and nationality, our two very important identity components, may not be the most important components of our personalities. Having similar interests or sharing another ideology that can fit into those big ones (humanism, for instance) can become more important than others. For different reasons, we can build bridges with ‘others’.

The only thing we need is some common language for the people of different religions and nations that share similar values. That cannot be common ancestor Abraham only, what if we didn’t have anything in common historically? And what if as modern people we don’t care that much about long time ago on our every day lives? What if some of us are religious and some not?

I guess most of the people want peace and dialogue but not strong enough. They tend to be tricked easily by politicians or any other leaders. Instead of judging each other with big labels like religion, nationality or race, we can try to find some shared common values that will connect us. I know that what all of us want at the end is to feed ourselves, raise our children, be safe and happy basically. That’s the same in every culture and our happiness and safety depend on each other’s happiness and safety.

Extremists are the ones that exist in all ideologies, all religions, all nationalities, not just among Muslims. How about dividing the world as Extremists/Others, instead of Muslims/Others? Then maybe we can think of a way to convert extremists to human beings instead of converting Muslims to a transformed Islam.

Gazetelerin ölümü yere göğe sığdıramadığı, Taksim meydanında öğlen bir posta vatan millet sakarya, akşam iki posta askere uğurlama seremonilerinin her yanıma nüfuz ettiği, ülkemizin yine yeni yeniden içinden geçtiği bu en zor bu en şovenist bu en birlik ve beraberliğe muhtaç ve nihayet bu en şizofren/histerik günlerinde ben gündemden saptım.

Perihan Mağden’e bağlayacağımı fark ettiğim o kilit noktada, kendi gündemime ağırlık vermeye karar verdim (ya da veremedim kendiliğinden öyle oldu). Bir yandan binbir dinamiğini anlamaya çalışırken bu sistemin, bir yandan zavallı bir muhalif olup, köşe yazarları görüşlerine sırtımı yaslayıp saf tutma tuzağına düşmemek için yaptım bunu. Vatanım için yaptım. İleride vatanıma hizmet edebilecek ruh ve akıl sağlığımı korumak için yaptım. Bilincim ve bilinçaltım el ele, çektiler beni dışarı, ya da içeri. Medyadan gittim. Gitmeden eğlenceli/popüler/komik/shocking haberlere kaptırayım kendimi dedim. Neydiler ne oldular bölümüne tıkladım, ünlülerin “yaşlandılar ve iğrenç ücubelere dönüştüler” temalı fotoğraflarına baktım. Yaşlanmanın deneyim kazandırması, sabrı öğretmesi, olgunlaştırması, nesil sahibi yapması, zenginleştirmesi ve derinleştirmesi gibi düzinelerce olumlu sonucunu bir kenara buruşturup fırlatan ve fiziksel “çirkinleşmesine” vurgu yapan bu fotoğrafların nasıl bir gizli amaçla yayınlandığını anlamak için niyet okuması yaptım. (ben de Türk’üm)

Diyorlardı ki: “Gidin kendinize nemlendirici, kırışık giderici, botoks, oje, kıyafet, spor aleti/salon üyeliği alın. Tabii bunlardan hangisinin size en uygun olduğunu öğrenmek için bizim yan ürünlerimiz olan vıcık vıcık aşk/seks/selülit dergilerini de ihmal etmeyin. Seçimlerinizi doğru yapın. Yoksa aynı onlar gibi çirkinleşeceksiniz, sonra kimse sizi sevmeyecek. İnsanlar ancak güzelse sevilir, insan genç kaldıkça güzeldir,”

Fakat pek dolaylı/dolambaçlı bir mesajdı bu. Yan taraflara krem reklamları, dergi pop up ları yerleştirilse daha fonksiyonel olabilirdi. Allah korusun, mesajı yanlış alanlar olabilir, yanlış tüketim maddelerine yönelenler çıkabilirdi.

Geçtim. Cumartesi günü Murat’ın ders verdiği bir ney kursuna gittim sabah ilk iş. Süper saçlı ney doktoru Yücel Usta’yla tanıştım. Önce ben sordum o anlattı. Laf lafı açtı. Motorsikletlerden paraşütlere, neyden fazla kilolara, burçlardan geometriye, diyaframdan enstanteneye, Konya’dan tezimi yazarken hangi prensipleri uygulayacağıma kadar uzanan geniş bir yelpazede müthiş bir muhabbet ettik. Neyle ses çıkarmayı öğretti bana. Hangi açıyla nasıl tutacağımı, ellerimi nereye koyacağımı, nasıl üfleyeceğimi, sazın sesi nasıl bulacağını, hepsini gösterdi. Çok heyecanlandım. Nazlı olduğunu biliyordum da bu kadar sade görünen bir aletin bu kadar kompleks olabileceğini düşünmemiştim, ses çıkarmanın bu kadar zor olduğuna şaşırdım yine de. Gözümü korkutmamak için, kendini sevdirmek için ya da bende birşeyler hissettiği için ses vermeye razı oldu ney. Bir garip elektrik oldu aramızda, o gitmek istemeyince ben de bırakmadım, tuttum elimde gidene kadar…

Sonra bir ney üstadı, Ercan Irmak, geldi, Yücel Usta neyini tamir etti, biraz üfledi, beni benden aldı. Bir yan flütle klasik müzik çalar gibi kısa ve yumuşak geçişlerle, sözlerle tanımlanması zor bir üslupla müthiş üfledi. Neyi kafamda doğuyla ve tasavvufla ve ramazanla ve TRT’yle (zamanla TGRT’yle) özdeşleştirdiğim için ve bir sentez hastası olduğumdan bu duruma bayıldım. Yücel Usta, Ercan Irmak ve Murat (Kocaağa) sohbet ederken, onları neye benzettim: Sadeliklerinin içinde derinliği, tevazularının altında ustalığı, statülerinin gölgeleyemediği samimiyeti gördüm. Beşiktaş’ta sıradan bir günde, plansız bir buluşmada ne okurken ne gezerken yakalayamadığım bir şeyler buldum, ruhunu sınırlı matematiğimle açıklayamadığım…

Sonra Sinem’e gittim, Dolapdere’de sıradan bir apartmanın bir garip kapılı dairesinde dönen insanların arasında buldum kendimi. Çöktüm. Ziya Azazi’nin adını bilmediğim, bilsem de yetersiz bulacağım bir özgün sufi dans atölyesinde bir kenarda yine gözlemci oldum. Hayatın ve insanların onun içindeki halinin küçük bir sahnesini gördüm: Kimi hızlı, kimi yavaş, kimi yerlerde, kimi elleri havada, kimi basit, kimi karmaşık, kimi kısa, kimi uzun, kimi amatör, kimi profesyonel, bazen durarak bazen düşerek dönüyorlardı. Kendilerinde dönecek isteği ya da cesareti bulamayanlar, ya da yorulanlar, ya da üşenenler, ya da eleştirmeyi tercih edenler ya da uygun zamanı bekleyenler de bir kenarda onları izliyorlardı. Bir yandan kendimi dönenleri izlemenin büyüsüne kaptırmışken bir yandan da anlamaya ve analiz etmeye çalışmaktan alıkoyamadım kendimi. Sanki döndükçe dökülüyordu üstlerindekiler: Meslekleri, yaşları, cinsiyetleri, paraları, renkleri, maskeleri bir bir gidiyordu. Geriye sadece duyguları kalıyordu. En saf, en öz hallerinde, istedikleri gibi aynı müzikte ama bambaşka biçimlerde dönüyorlardı, hem kendilerinin hem de birbirlerinin etraflarında…

Bir an bir şarkı duydum ve ben de dönmeye başladım. İlk an çok başım döndü. Hiç bilmediğim bir duyguya götürüyordu beni bu dönüş. Kendimi bu duyguya bırakmak için baş dönmesinden, fizikten, fiziksellikten kurtarmam gerekiyordu kendimi. Gözümü kapadım, görmeyince daha da arttı, midem bulanmaya başladı. Sanki ruhum başka bir boyuta geçmeye çalışıyor ve bedenim ona engel olmak için direniyordu. Ya duracak ya hızlanacaktım. Hızlandım! Gözlerimi açtım! Korkumu yendim ve fırıldak gibi dönmeye başladım kendi etrafımda, etrafımı göremeden. Bir tur bir saniye sürdüğünden aslında hep aynı anın çok az değişen fotoğraflarını görmeye başladım. Bu duruma da alışınca müziği yeniden duydum. Kollarımı ve bacaklarımı serbest bıraktım, beni değil ritmi dinlemeye başladılar. Hakimiyetimi teslim ettiğimi hissetmeye başladığımı fark ettiğim an baş dönmeme geri döndüm. Tak diye yere çakıldım ve orada öylece kaldım. Büyü bozuldu. Ardından mide bulantısı geldi ve tuvalete gidip içimi boşaltmak zorunda kaldım. Geri gelip izlemeye devam ettim. Dakikalarca hiç durmadan dönenlere baktım, ne hissettiklerini, “normalde” nasıl insanlar olduklarını çözmeye çalıştım. Birkaç zamandır kafamı kurcalayan sorunlar geldi aklıma, onları kurcalarken bir dinginlik bir berraklık geldi. Kısa, net, cesur çözümler buldum, hemen eyleme dökülesi. Sonra Sinem’e sarıldım uzun uzun.

Tıpkı ney gibi sema da aklımda belli öğelerle eşleşerek marjinal kategorizasyonlara mahkum olmuştu. Dönmek sadece Allah’a ulaşmak mıydı? Kendini bilemeyen/bulamayan Allah’a ulaşabilir miydi? Dönerek aşama aşama mı oluyordu bu keşifler, ulaşmalar?

Biraz daha dönsem neler yaşardım? Gerçekten bir boyut değiştirir miydim? O an yaşadıklarımı tarif edebilir miydim? Edemesem ne olurdu?

İçime binbir yeni soru ekleyerek Ziya Azazi’ye bu deneyimle yeni bir kapı açmama vesile olduğu için teşekkür ettim.

Huzur için sabrı öğrenmeye karar vererek yeni bir dönemece geldim.

Düşünün. Bir ülkede doğuyorsunuz, ki bunlardan dünyada ikiyüze yakın var, sonra bu ülkenin devleti size inanılmaz bir tarih anlatıyor; kahramanlıklarla, kutsallıklarla bezenmiş ve siz bu ülkenin bugününden ölesiye/öldüresiye şikayetçi olmanıza rağmen bu ülkeye bayılıyorsunuz. Tanımlayamadığınız “milli değer”lerinizi korumak hayattaki yegane hedefiniz haline geliyor. İnsan olmanın önüne geçebiliyor Türk olmak ve herşeyi mübah kılabiliyor: Belli grupların haklarını kısıtlayıp, belli sözlerin söylenmesini yasaklayabiliyor, insanların nasıl giyinmesi, nasıl yaşaması, nasıl düşünmesi gerektiği hakkında akıllara zarar bir tektipleştirme kabul edilebilir oluyor.

Biri çıkıp diyor ki: “Kardeşim, ben de burada doğdum, dedelerim de, tıpkı sizin gibi. Ben de buraları sizin kadar seviyorum. Ama düşmanlardan nefret etmeye dayalı bir sevgi değil benim vatan sevgim. Ermeni’yim ben! Ermeni olduğum için Ermenistan’ı Türkiye’den daha fazla sevmiyorum. Tarihle yüzleşelelim, biraz empati biraz diyalog, birbirimizi tanıyalım, anlamaya çalışalım. Nefretle sevgi bir arada yürümez, bu iş daha böyle gitmesin.” minvalinde gözleri dolduran, umut veren laflar ediyor. Türk kimliğinden çok Ermeni kimliğini eleştiriyor. Bildiği doğruları korkmadan söylüyor, yüreğinin tüm açıklığıyla…

Ama kilitli vicanlar anlamıyor…Onlar word programındaki imla hatası bulucusu gibi, O’nun Ermeniler’e artık Türkler’den nefret etmekten vazgeçmek için söylediği “Atın içinizden zehirli
Türk kanını” lafına takılıyorlar. Ne yapsa ne etse anlatamıyor ne demek istediğini, “zehirli demedim” diye açıklamaya çalışıyor “bu ülkede yaşamam burayı sevmesem, nefret etsem” diyor. “Zehir” diyorlar başka birşey demiyorlar. Ne devlet anlıyor, ne millet. Nasıl bir yalnızlık! Yok yere nefret ediyorlar ondan. Nefretle kapanmış bir kere vicdanları.Açamıyorlar kilidini. Kendileri gibi düşündüğünü sanıyorlar karşılarındakinin. “Ermeni’yse Ermeni’yi savunur. Nokta. Başka bir ihtimal mümkün değil. Sonra o kara gün geliyor işte, öldürüyorlar. Çok net bir tavır, buz gibi… Öfkeyle üzüntüyü karıştırıp yumruğu boğaza oturtan cinsten, televizyonu parçalatmak isteyen cinsten, tanımadığın ama yüreğinin bir olduğunu bildiğin insanlara sarılmayı istetecek cinsten. Hüngür hüngür ağlatan cinsten. Tek başına kaldırılamayacak cinsten. İlk defa aile/arkadaş olmayan birinin ölümünün de ne kadar acıtabileceğini hissettirecek cinsten.

Cenazeye gidiyorum, ne yapayım? Başka birşey geliyor mu elimden? Belki diyorum şimdi sorgularlar bu nefretin boyutunun nasıl felaketlere yol açabileceğini, devleti de milleti de. Sanıyorum ki herkes benim gibi üzülüyor. ama kamplar aynen deam ediyor, “onlar” açıp da bir yazısını okumuyorlar, merak etmiyorlar, önemsemiyorlar. “Ermeni öldü” diyenler de oluyor, “kötü biriydi ama cezasını yargı vermeliydi” diyenler de.

“Acaba ben şizofren miyim” diye kendi kendimi yememek için gidiyorum cenazeye. Nefes alıyorum, üzülen ve sinirlenen ve önemseyen ve sorgulayan tek kişi olmadığımı görünce. O duygularla “gelin bizi de vurun ulan, Ermeni diye vurulur mu insan” demek için “Hepimiz Ermeniyiz” diyoruz. Çıldırıyorlar. Sen zaten beni sevmiyorsun ki! Zaten sana göre vatan hainiyim, al işte kendime etiket de taktım, Ermeniyim diyorum, daha ne sinirleniyorsun?

Hayır! İşte tarih kitaplarındaki o muhteşem savaşları yaşamak için bir fırsat. Türkler bir kenara olmayanlar diğer kenara. “Hepimiz Türk’üz Hepimiz Mehmediz” diyorlar. “Adamı deli etme, ne alakası var” diyemiyorsun. Empatiyi bir Ermeni tatlı çeşidi zannediyorlar çünkü.

Acaip birşey bu Türklük, gözlerini kör ediyor, aklını esir alıyor. Başka birşey düşünemez duruma geliyorsun. Önünde bir tabur gayr-ı Türk öldürseler, sebebini merak etmeden zafer kazanmış gibi hissetmeye başlıyorsun. Bir grup lise öğrencisi kendi kanlarından Türk Bayrağı yapıp Genelkurmay Başkanı’na gönderiyorlar: “Paşam kalemleri bırakıp, tüfekleri almaya hazırız” diyorlar. O büyük askerin de gözleri doluyor, işte Türk gençliği diye. “Silahları biz hallederiz, siz ders çalışın” demiyor. Kendini kesmenin patolojik olduğunu düşünemiyor insanlar, gözleri doluyor bu vatan sevgisinden. Benim tüylerim ürperiyor…

Yine de bu işin bir mantığı olmalı diyerek tez konumu değiştiriyorum. Bu kör kutsallığı sorgulamak için…Ve fark ediyorum ki, kimseler Türkiye’nin ve Türkler’in bugünkü durumundan memnun değil, ondan da nefret ediyorlar. Ama 1000 seneki önceki Türkler’in ve 1930′ların müthişliğinden bahsediyorlar. 25-30 yaşındaki insanlar, sanki yaşamış gibi 70 sene hatta bin sene öncesinin ve o dönemlerde aynı kanı paylaştıklarına inandıkları insanların daha akıllı daha şahane falan olduğunu iddia ediyorlar. Kaynakça ve gerekçeleri ne? Milli Eğitim tarih kitapları ve kulak dolması. Fazlasını okuyan da Masonluğa, komplo teorilerine kaptırıyor kendini, iyiden iyiye çiziyor kafayı.

Bugünü seven, devletinden ve milletinin her ferdinden memnun ya da onların hepsi için adalet isteyen, eşit haklar isteyen milliyetçiler arıyorum. Biri bana “Türk”ün ne demek olduğunu mantıklı biçimde anlatsın istiyorum. “Milli değer”lerimizi öğrenmek istiyorum. Hrant Dink öldürüldüğü için üzülebilen, açıp iki satır yazısını okumuş milliyetçiler arıyorum. Bana bu ülkenin bugünü ve yarını için, nefret ve kompleksten fazlasını anlatabilecek milliyetçiler arıyorum.

Bu ülkeyi seviyorum, başka ülkeleri de seviyorum. Bu ülkede yaşayan herkesi “Türk” oldukları için sevmiyorum, “insan” olanlarını ya da ortak değerlere sahip olduklarımı seviyorum daha çok. Ama herkesin eşit haklara sahip olmasını istiyorum. İstediğimi ifade edebilmeyi, kimsenin öldürülmemesini, hukuk devleti olabilmeyi, ille de gurur duyması gerekiyorsa kanı yüzünden değil gurur duyulabilecek işler yaptığı için gurur duyan, aklı ve yüreği açık insanlarla dolu bir ülkede yaşamayı istiyorum.

Hrant Dink gibi arkadaşlarım olsun ve öldürülmesinler istiyorum…

Çok şey mi istiyorum?

Not: Hrant Dink’in ölüm yıldönümü olması sebebiyle fazladan bir duygusalım/hassasım bu konuda. Tez için görüşüp, düşüncelerini anlatanlara teşekkür ediyorum, bana yeni bakış açıları sunuyorlar ve onlardan beklediğim saygıyı önce benim onlara göstermem gerektiğini hatırlatıyorlar. Ve en azından savundukları görüşleri açık yüreklilikle paylaşıyorlar…”İyi” milliyetçilerin çoğalması dileğiyle…

Size toplumun nasıl bir yapıya sahip olduğuyla ilgili değil de nasıl olması gerektiğiyle ilgili bir eğitim veriliyor, bol edebiyatlı, en duygusalından, en hayalperestinden. Sıkı bir gelenek içinde evde-okulda-işte, düşünmeniz son haddinde kısıtlanarak ya da en iyi ihtimalle ait olduğunuz grubun çıkarlarını savunacak biçimde ve “kendi” ihtiyaçlarınızı tatmin etmek için kullanıyorsunuz eğitiminizi ve aklınızı…

Sonra gün geliyor, o ait olduğunuz, bağlılığınızın ve sevginizin sorgulanamayacağı grubun dışına çıkıveriyorsunuz. Nasıl olduysa aklınız ve vicdanınız bir kuble direnebiliyor dayatmaya ve ötekine bir göz atıyorsunuz. Görüyorsunuz ki onların da bir sistemi var, aynı sizinki gibi, kendine ait hissettiren, doğruları ve yanlışlarıyla, anlaşılması ilk başta zor olan ama içinde bulunanlar için doyurucu bir başka sistem!

O zaman sistemi parçalara bölerek anlamak için harekete geçiyorsunuz, anlamak kolay olmuyor. Sizden öncekilerin anlamak için yaptığı hataları yapıp yanlışa düşmemek için, işin felsefesini, tarihini, siyasetini, aktörlerini, inançlarını, tabularını, olası bireysel farklılıklarını, ekonomisini, geleneğini, değişimini tek tek öğrenmeye çalışıyorsunuz. Ve tüm bunlarla haşır neşir olurken, kendi aidiyetiniz ve kimliğiniz de sorgulama sürecinin bir parçası haline geliyor.

Değişmeye başlıyorsunuz… Öğrendiklerinizle farkındalığınız artıyor. Farkına vardıkça her düşüncenin kabul edilebilirliği de artıyor. Herkese hak veriyorsunuz. Sonra bu hak verme ve anlama çabası hayattaki en büyük derdiniz haline geliyor. Öyle ki “kendi” değerleriniz, “kendi” haklarınız, “kendi” öznelliğiniz ikinci sıraya düşebiliyor.

İnsanları ve insanlığı merkeze alarak, onun karşısında duran tüm haksızlıklara karşı çıkmaya başlıyorsunuz. Bir yandan topluma kendi ahlak değerlerini empoze etmek isteyenlere karşı çıkarken, bir yandan kendiniz yeni bir ahlaki değerler bütünü oluşturuyorsunuz farkına varmadan. İçinde herkese eşit alan ve hak sağlayan bir idealin peşine düşüyorsunuz. Sistemi geçmişe/geleceğe vurgu yapıp şimdiyi görmemekle/gizlemekle suçlarken, siz bugüne bakıyorsunuz dibine kadar bir eleştirellikle…

Eleştirelliğin çözümsüzlüğe yaklaştığını hissettiğinizde o ideal toplum tasavvuru daha da güçlü hale geliyor, yine çaktırmadan. Bu sistemde yetişip onun bir parçası olduğunuzu unutuyorsunuz. Öyle bir kapılıp gidiyorsunuz ki süper egonuza, başkalarının id i batmaya başlıyor size. İnsanları anlama çabası birden onları yargılama yanlışına dönüşüyor. Ve haklı bulduklarınızın yanında dönemsel avukatlıklara girişiyorsunuz, yargıladıklarınızı karşınıza alarak.

Unutuyorsunuz ki, siz artık bir sürü grubun vicdanı olmaya soyunurken, diğerleri hala kendi gruplarına sıkı sıkıya bağlılar. Ve tarih boyunca böyle süregelmiş sosyolojik bir gerçeği kırmak sizin haddinize değil. Bir gruba ait değilmiş, objektifmiş gibi görünürken aslında hafif muhalif, hafif hakperest bir kimlikle gruptan gruba kolayca geçiş sağlayabilen ve her sistemde kolayca yer edinebilecek bir kimlik benimsiyorsunuz. Öyle geçişken ve güvenli bir kimlik ki bu, her duruma uyuyor. Şeriat da gelse, faşizm de gelse sizin yeriniz hazır. Bütün olasılıklar ve içinde yaşanan gerçeklikler sizi bir nebze rahatsız etse de, hakim ideolojinin değişecek olması sizin sistem içindeki yerinizi tehdit etmediğinden, kimliği ve gücü tehdit altındakilere nazaran çok daha rahat davranıyorsunuz.

Tamam en azından gruplar birbirine baskı kurmasın, eşit haklar alsın diyorsunuz ama bu rasyonel yaklaşımın uzun vadede grupların birbirini tanıması/sevmesi için işe yarayıp yaramayacağını öngöremiyorsunuz. Hiyerarşiyi ve eşit olmamayı baştan kabul etmiş, hoşgörü kavramıyla meseleye yaklaşmak çözemiyor dertlerinizi. Sevgi barış kardeşlik derken birden siz de siyasileşiyorsunuz. Sistemle mücadele etmenin tek yolunun onun araçlarını kullanarak onunla mücadele etmek olduğunu fark ediyorsunuz.

Çok akıllıysanız yeni bir ideoloji üretip eyleme döküyorsunuz, yavaş yavaş sistemi değiştirebilmek için stratejiler üretiyorsunuz. Biraz akıllıysanız üretilmiş bu örgüt/cemaatlerden birine dahil oluyorsunuz. “Kendi” çapınızda “kendi” doğrularınızla herkes için iyi olacağına inandığınız bir ideali hayata geçirmek yolunda geçiriyorsunuz ömrünüzü.

İkisini de yapamazsınız topyekün reddederek bütün yenilikleri, ötekileri, adaleti, vicdanı, grubunuza sıkı sıkıya sarılıyorsunuz sorgulamadan. En iyi ihtimalle de boşveriyorsunuz grubu falan: kendinizi beslemeye, giydirmeye, güç kazanmaya, mevcut sistemin sunduğu imkanlar dahilinde tatmin olma oyununa kapılıyorsunuz.

En berbatı da bütün ihtimalleri görüp hesaplayarak kararsız kalıyorsunuz. Değişimin kendisi doyuruculuğuyla ele geçiriyor ruhunuzu. Sürekli değişen doğrularınızla, bir garip yolda bazen yalpalayarak bazen koşarak ilerlemek oluyor yolunuz. Hızınızı fazla arttırdığınızda ceza yiyeceğinizi bildiğinizden, ferah yeşillikler gördüğünüzde mola vermeyi ihtimal etmeden devam ediyorsunuz yola, ne zaman duracağınızı ve nereye gittiğinizi bir türlü bilemeden…

Eski Gönderiler »