İşgücü ya da savaş, doğal felaket gibi sebeplerle yerlerinden göç etmek zorunda kalan insanlarla ilgili yapılan çalışmalar, sosyal bilimler çalışmalarında ortak bir merkeziyete işaret ederler. Milli sınırlar ve insanların mobilitesi, ‘burası’, ‘orası’, ‘biz’ ve ‘öteki’ kavramlarının doğuşu ile yakından ilişkilidir. İnsanlar ve mekanlar arasındaki ilişki, etnik milliyetçilik kavramı ile bağlantılı olsa da tam bir açıklama için yetersiz kalacaktır.
Binlerce yıldır insanların toprak hakimiyeti için birbirlerine karşı verdikleri mücadele, kendilerini ve birbirlerini tanımlamada kullandıkları en önemli araçlardan biridir. Yaşadıkları toprak parçasıyla kimliklerini oluşturan bireyler ve toplumlar, bu topraklardan sürüldüklerinde ya da bu toprak üzerinde yaşamaya devam ederken hakimiyetlerini kaybettiklerinde kimliklerinin de değişime uğraması kaçınılmazdır. Bu toprak mücadelesinde failler ve kurbanlar değişse de, davranış kalıpları büyük ölçüde aynı kalır.
Memleketlerinden ayrılmak zorunda kalan insan gruplarının sosyal kimliklerinde yaşanan değişimin en çarpıcı örneklerinden biri Filistin’dir. İsrail işgaliyle ortaya çıkan Filistinli mülteci kimliği hala devam eden bir üretim sürecidir (Hall, 1994). Kendi ve öteki arasındaki karşıtlık temelinde gelişen bu kimlik, farklı seslerin yükseldiği düzensiz bir diyalog sürecinin değişken yansımalarını kapsar. Dinlemeye değil konuşmaya dayanan bu diyalog sürecinde değiş tokuş edilen bilgi, olumlu ‘biz’ kimliğini oluştururken, ‘öteki’ kimliğini karşıt bir olumsuzlamayla etiketler. Çoğu zaman bilinçsizce süren ve bir amaca hizmet eden bu politik kimlik oluşturma sürecinde devletsiz ve yurtsuz olan Filistinli mülteci kimliği, İsrailli kimliğine nazaran daha değişkendir. Adını ve amacını yerden alan bu kimliklerin şiddetli kavgasının temel noktasını, toprak üzerindeki hakimiyet savaşı oluşturur. (Gupta & Ferguson, 1997)
İsrail-Filistin örneği bir sömürgecilik çeşidi midir? Sömürgeciliğin temel prensiplerinden olan uzaktan gelen yabancı grubun yerli halka hükmetmesi durumu Filistin örneğinde farklı olmuştur. İsrail kurulmadan önce de Filistin topraklarında yaşayan ciddi bir Yahudi nüfusu mevcuttur. Aliyah göçüyle gelen yüzbinlerce Yahudi ve ülke kurulduktan sonra İsrail’in aldığı pozisyon göz önüne alındığında, bu durumu klasik sömürgecilik anlayışı içinde incelemek yetersiz kalacaktır. Diğer yandan sömürgeciliğin ayrılmaz bileşeni ırkçılık ve etnik ayrımcılık ise yoğun biçimde sürmektedir. Kudüs ve İsrail içinde yaşayan Filistinliler’le olan ilişkilerinde segregationist bir yol izleyen İsrail, Batı Şeria ve Gazze’de tamamen izolasyonu seçmiştir.
Sosyal ve toplumsal koşullara ek olarak devam eden ekonomik sömürü ise güç dengesizliğini arttıran bir başka boyuttur. Filistin’in iktisadi tüm hareketleri, İsrail devleti tarafından denetlenmekte ve kaynakları tahrip edilmektedir. 1967 İsrail işgalinden beri Gazze İsrail ürünlerine mahkum konuma düşmüştür. İsrail bir yandan Gazzeliler’i kendi ürünlerini satın almaya mecbur bırakırken, bir yandan da ucuz işgücünü kullanmıştır. Özellikle yerleşkelerin inşaatlarında Filistinliler’i düşük ücretlerle ve sigortasız olarak çalıştırarak, hem siyasi baskısının dozunu arttırmış hem de ekonomik olarak büyük avantaj sağlamıştır.
1967’den beri İsrail hükümetinin uyguladığı bir gelir vergisi olan Arnona, Doğu Kudüs’te yaşayan Filistinliler’in tümünden alınırken, İsrail yerleşimcileri bu vergiden muaf tutulur. Örneğin Kiryat Arba’da bir villada yaşayan İsrailli vergi ödemezken, Doğu Kudüs’te kirada oturan bir Filistinli vergiyi ödemek zorundadır. Yıllık ortalama bin Amerikan doları olan bu vergi yüzünden halen Kudüs’te yaşayan Filistinli nüfusun %80’i İsrail devletine borçludur.
Ekonomik sömürünün bu konudaki bir başka örneği de 2000 yılında ikinci intifada ile kaldırılan yerleşkeler sonrası, İsrail ekonomik tutumunu daha da sertleştirerek Mısır sınırında ithalat ve ihracatı durdurması olmuştur.
Tüm bu koşullar altında Filistinli ne yapacaktır? Siyasi ve sosyal düşmanlığın ötesinde hayatta kalabilmek için kaynaklara ulaşmasının en kolay yolu sessiz tecavüzdür. Sessiz tecavüz, sıradan insanların, hayatta kalma ve yaşamlarını iyileştirme arayışlarında mülk ve iktidar sahiplerine karşı sessiz, yaygın ve kapsamlı ilerleyişidir (Bayat, 107). Bu ilerleyiş, belirli bir ideoloji ve örgütlenmeden yoksun kolektif eylemler de içeren devamlı bir hareketlilik olarak tanımlanabilir. ‘Gündelik direniş’ten temel farkı, mücadelenin kendileri ve ait oldukları toplum pahasına değil, iktidar, zenginler ve dışına itildikleri toplum pahasına yapılıyor olmasıdır. Bu mücadele, hayatta kalma stratejisinin bir parçası olmakla birlikte, bununla sınırlı kalmaz. Devlet düzenini sarsacak biçimde kolektif suç eylemlerine dönüşebilir. Kamusal mekanın denetimini ele geçirebilir, kendi fırsatlarını yeniden yaratır, işportacılığı getirir, sokakları ruhsatsız fiili otoparklara dönüştürür. Su ve elektrik gibi kolektif hizmetleri yasadışı ve ücretsiz olarak kullanmaya başlar. Stratejinin elinden aldığı mülkiyet hakkını gecekondular yaparak kendi taktiğiyle mücadelesini sürdürür.
Hükümetler, bu etkinliklerin devlet, mülkiyet sahipleri ve toplum pahasına yürütüldüğünü bilmelerine rağmen kendi işlerini yaratarak kendi başlarının çaresine baktıkları için çok ileri gitmedikçe madunların sessiz tecavüzüne göz yumarlar (Bayer, 111).
Filistin gibi otoriter bir devlet baskısı altında olan, çalışma, eğitim ve genel olarak yaşama hakları sınırlanmış, aile bağları güçlü halkların sessiz tecavüzü bir yaşam biçimi haline getirmesi, içinde bulunduğu sosyal, ekonomik ve politik koşullar göz önüne alındığında, kaçınılmazdır. İsrail devleti, Filistinliler’in toplu talepte bulunmasını daha riskli ve zararlı gördüğünden, hukuk dışı bir bürokrasiye, hırsızlığa, işportacılığa göz yumar. Bu taktik, özellikle işgal ve savaşla mücadele eden bir ülkede, insanlara esneklik ve çeşitlilik sağlasa da bir süre sonra örgütsel, finansal ve yasal olarak yetersiz kalacağından uzun vadeli bir çözüm değildir.
Filistinliler’in haklarını almak için kendilerini savunacakları bir platform ya da kurumsal mekanizma yoktur. Baskı uygulayacakları ya da kendilerini ifade edebilecekleri bir ortam olmadığından önce temel gereksinimlerini karşılamak için gerekli kaynaklara ulaşmanın yollarını bulurlar. Daha sonra ise İsrail’e ve yaptıklarına karşı olduklarını göstermek için Cuma namazları sonrası toplu protestolar düzenler, kamplarını saran askerleri taşlarlar. İsrail ise kendini ifade etme platformu olarak lobileri seçer ve medyayı kullanır. Böylece iki taraf da protestolarını farklı araçlar yoluyla sürdürürler. Barışa değil, haklılığa ve kazanmaya yönelik bu eylemler, çatışmanın devamını sağlayan önemli etkenlerdendir.
Bir toprağa, geçmişe ve insan grubuna ait olma iddiası olarak milliyetçilik anlayışı, ortak bir dil, kültür, gelenekler bütünün oluşturduğu ‘memleket’ olgusunun devamı için bu değerlere sıkı sıkıya bağlanarak olası tahribatlardan kendini korumaya çalışır ve ‘sürgün’den korunmaya çalışır. Tüm milliyetçilik anlayışları, başlangıç dönemlerinde bir yabancılaşma durumunun devamı olarak gelişmişlerdir (Said, 176). Yabancılaşmadan kurtulmak için benimsenen değer ve niteliklere sahip olmayanlar ise ‘öteki’ olarak belirlenir. Toprak üzerinde siyasi, ekonomik, tarihi ya da dini nedenlerle hak iddia eden ‘biz’ler, eski zamanlarda ‘öteki’leri sürgüne gönderirken bugün mülteci yaparak yersiz yurtsuz bırakır.
Sürgün, milliyetçilikten farklı olarak devamlı olmayan bir biçimde var olmaktır. Sürgündekiler, köklerinden, topraklarından ve geçmişlerinden koparılmışlardır. Sürgünlerin devletleri ve orduları yoktur ama olması için -koparıldıkları bağlar ile tekrar bütünleşmelerini sağlayacak araçlar olarak- büyük bir istek duyarlar. Buradaki önemli nokta, güçlü bir ideolojiden yoksun olan sürgünlerin bugünün dünyasında bölünmüş ve yarım kalmış tarihlerini yeniden inşa etmelerinin neredeyse imkansız olmasıdır (Said, 177). Bu durumun en belirgin örneklerinden biri, iki sürgün toplumun, İsrail ve Filistin’in, bir toprak parçası üzerindeki katı milliyetçiliklerle şekillenmiş bitmeyen çatışmasıdır.
Sürgün, paylaşmayı ve empatiyi reddeder. Biz ve öteki arasındaki ayrımı net ve katıdır. Biz içinde güçlü bir dayanışma ve paylaşım hakimken, ötekilere karşı şiddetli bir husumet vardır. İki taraf da aslında aynı durumda ve yerde olduklarını, haklılıklarının ve haksızlıklarının aynı temellere dayandığını görmek istemezler. Filistinliler’in kaderi tarihleri boyunca ırkçılık ve ayrımcılığa uğramış bir sürgün toplum tarafından sürgün edilmek olmuştur. Her şeyden çok bir vatana özlem duyan Yahudiler içinse toprak ve yurt edinme diğer tüm faktörlerden önemli duruma gelmiş, bir kez daha yok olma tehlikesini göze almaktansa fail olmayı benimsemek, kabul edilebilir olmuştur.
Sömürgecinin onu otorite konumuna getiren tüm ilişkilerine ve sömürge sistemine, sistemdeki pozisyonlarına ve rollerine sıkı sıkıya bağlanması kaçınılmazdır. Sahip oldukları tüm ayrıcalıklar, kimlikler, içlerinde aktif olarak bulundukları sömürge sisteminin devamına bağlıdır. İsrailli, kendisinden nefret edildiğinin farkındadır, pozisyonunu ve bu durumun olumsuz getirilerini kabullenmiştir. Ancak bu nefretin gereğinden fazla olduğunu düşünür. [1] Bu kabul ile birlikte kalıcı bir barışın yolunu teknik olarak en başta yok etmiş olur. Tek olumlu ihtimal, her şeye rağmen edindiği bu roldeki belirsizlikleri ve huzursuzlukları ortadan kaldırmak için sarf edebileceği çabadır (Memmi, 51).
Siyasi olarak baskı altında tutulan, ekonomik olarak sömürülen, sosyal olarak aşağılanan ya da yok sayılan bir toplum kendisini nasıl ifade eder? Filistinliler’den ahlaki olarak ırkçılığa, düşmanlığa ve şiddete başvurmamasını beklemek hangi ahlaki kriterlerle belirlenmiştir? Diğer taraftan baskıcı, zalim, sömüren konumundaki sömürgeci imgesi de aynı şekilde İsrailli tarafından içselleştirilmiştir. Evinde demokrat bir aile reisi, işyerinde adil bir çalışan ya da sorumluluk sahibi bir İsrailli, Filistin konusunda tahammülsüz bir faşiste dönüşebilir. Ayrımcılığa ve adaletsizliğe açıklamalar getirebilir hatta ‘gerektiğinde’ işkence ve katliamlara dahi onay verebilir. Aynı şekilde ailesi ve arkadaşları arasında son derece iyi niyetli, yardımsever, saygılı bir Filistinli genç, soğukkanlılıkla bir intihar komandosuna dönüşerek eyleminin gerekliliğine inanarak, cinayet işleyerek cennete gideceği fikrine kendini kaptırabilir. Bu durum, yine ahlaki değerlerin ve inançların sömüren-sömürülen taraflarında ayrı ayrı ele alınıp değerlendirilmesinin gerekliliğini ortaya koyar.
Sömürgeci kimliğini kabul etmek, meşru olmayan ayrıcalıklı bir konumu kabul etmek anlamına gelir. İsrail içinde daha düşük sosyo-ekonomik düzeyde yaşamak yerine Batı Şeria’daki 150 illegal yerleşkeden birinde ekonomik olarak çok daha iyi hayat koşullarında yaşamayı seçen İsrailli, bu konumunu korumak için elbette bu toprakların kendisine ait olduğunu sonuna kadar savunacaktır. Hukuki ve ahlaki olarak meşruiyetini ve zaferini destekleyecek bir argümanı olmadığından şiddet ve düşmanlıkla pozisyonunu sağlamlaştırmaya mecburdur. Zaferi tümüyle kazanmak için tarihi, hafızayı manipüle edecek ve kanunları yeniden yazacaktır (Memmi, 53).
Sömürgeciler, sömürge durumunun kendilerine sağladığı elverişli var olma koşullarından metropolde yararlanamayacak olan vasat insanlardır. Ayrıcalıklarını zorbalıkla güvence altına alan anavatan efsanesini zorla ayakta tutarak yaşamlarını sürdürürler. Batı Şeria’daki yerleşkelerde yaşayan İsrailliler’in çoğu çalışmaz, tüm giderleri karşılanır, genelde dindar olanlar seçilerek kutsal bir amaç uğruna orada olduklarına inandırılırlar, en belirgin amaçları çocuk yaparak çoğalmaktır. Her zaman ya en ırkçılar ya da en dindarlar bu yerleşkelere koyulur. Her sömürgeci ulusun faşist eğilimler taşıması kaçınılmazdır.
Sömürgecilik tarihinde sıklıkla rastlanan din odaklı sömürgeleştirme, dini bir araç olarak kullanma, örneğin Belçika Kongo’sunda Kimbangu hareketi gibi, Filistin’de yaşanmamıştır. Yahudilik, doğuştan sahip olunan bir din olduğundan ve tebliğ yapmadığından, Filistinliler’e kendi dinini ya da değerlerini benimsetmeye çalışmamıştır. Bugün hala birbirinden 200 metre uzaklıkta bulunan yüzlerce mülteci kampı ve yerleşkeler arasında hiçbir sosyal- ekonomik-siyasi ilişki yoktur. İsrail kendi uygarlığının üstünlüğüne inansa da, asimilasyon siyaseti uygulamaz. Çünkü asimilasyon siyaseti statü eşitliğine dayanır ve zamanla sömürgecinin kendi ayrıcalıklarını kaybetme riskini taşır.
Sömürgecilerin yerli kadınlarla ilişki yaşaması ya da evlenmesi görece hoşgörülürken İsrail-Filistin meselesinde böyle bir durum sözkonusu değildir. Aksine İsrail’de, Yahudi vatandaşlar ile Yahudi olmayan vatandaşların evlenmeleri yasaktır.
İsrailli’nin sömürüsünü devam ettirmekten başka çaresi yoktur. Diğer sömürge örneklerinden farklı olarak, gidebileceği bir anavatanı yoktur. Her ne kadar siyasi ve ekonomik olarak ABD ve AB’den güçlü bir destek sağlıyor olsa bile, bu toprakları vatan olarak benimsemiştir. Çözülmemek ve dağılmamak için sömürüsünü sonuna kadar savunmak zorundadır.
Toplum düzeyinde sömürünün ve saldırırının haklı çıkarılmaya çalışılan açıklaması ‘Biz kendimizi savunuyoruz, duvarı teröristlerden korunmak için yaptık’ ifadeleriyle sağlanır. Yüzyıllar boyunca zalimlerin ayrımcılığına uğramış bir halk, zalim pozisyonunu kendisine yakıştıramadığından ‘savunma’ argümanına başvurur. Bu yüzden de kendi askerleri sadece 8 kilometre uzakta Filistinli hamile kadınların duvardan geçmesine izin vermeyip, ölmelerine göz yumarken, onlar klimalı soykırım müzelerinde 60 yıl öncesinin görüntülerini izleyerek hafıza tazeleyip, geçmişe saplanıp, şimdiki zamanı ve onun geçmişindekiyle aynı durumda olan ‘öteki’ ile empati kurmayı reddederler. Farklı mekan ve zamanlarda aynı kaderi paylaşmış iki halk, şimdi aynı mekan ve zamanda birbirini anlamaktan çok uzakta, kendilerini yüceltirken, karşısındakini aşağılayarak varoluşunu haklı çıkarmaya ve kimliğini korumaya çalışmaktadır.[2]
Sömürgeci ırkçılığın üç temel ideolojik bileşeni vardır: Bu bileşenler, sömüren ve sömürülen kültürler arasındaki uçurum, bu farklılıkların sömürenin yararına kullanılması ve bu varsayılan farklılıkların mutlak olgusal standartlar olarak kullanılmasıdır. Karşılıklı olarak farkları aramak kendi içinde ırkçı olmasa da ırkçı yaklaşım içinde önemli bir yer tutar ve açıklayıcı bir işleve sahiptir. Sömürgeci, bu farkları çok kültürlü bir toplum kurmaya katkı sağlayacak şekilde kullanmak yerine, kendisini sömürülenden üstün konumlandırmak için vurgular. Bu farklılıklarda, sömürülenin nitelikleri her zaman alçaltılır ve sömüreni haklı çıkarmak için kullanılır. Burada en önemli nokta, sömürülenin davranışsal, tarihi ya da coğrafik özelliklerinin sömürenden izole olarak açıklanmasıdır. İsrail, tarihini anlatırken, bir devlet olmadan önce yüzyıllarca Filistinlilerle paylaştığı ortak tarihten, ya da ortak etnik kökenden söz etmez. İki tarafın bakış açısından anlatılan hikayeler birbirine tamamen zıttır ve iki taraf da değişimi kesinlikle reddeder.
Himayeci sistemde, etniler arası ilişkiler, efendi- hizmetkar modeline uygundur. Sayıca küçük olan bir egemen grup, egemenliğini akılcı hale getirirken, öteki grubu aşağılar ve çocuksu görür. Egemenlik altındaki grup ise bu koşulu içselleştirerek efendisinin ona dayattığı imgeye ayak uydurur: çocuksu ve sorumsuz davranmaya başlar. (Schnapper, 257). Filistin- İsrail örneğinde ise durum farklıdır. İki tarafın nüfusu neredeyse eşittir. Filistin kurban pozisyonunu benimsese de, getirdiği toplumsal hafıza, kültürel altyapı gibi faktörler sebebiyle İsrail’i efendi değil, düşman olarak görür. Dini, etnik ve kültürel farklılıklar iki tarafta da çok güçlü ve birbirine zıttır. Ne İsrail Filistin’i kendisine benzetmeye çalışır, ne de Filistin İsrail olmaya özenir. Filistin benimsediği maduniyetle çocuksu ve sorumsuz davranır fakat bu durum büyük ölçüde yoksunluğun bir sonucudur.
Yoksunluk- saldırganlık- yansıtma sıralamasını kapsayan varsayıma dayanan “günah keçisi kuramı” Filistinliler’in yoksunluğunun saldırganlığa dönüşümünü açıklamada yol göstericidir. Yoksunluk saldırganlık duyguları yaratır. Saldırganlık ise savunmasız masumlara yönelir. Bu sırada uygulanan şiddet ise daha sonra, olumsuz yargılar ve stereotiplerle akıcı hale getirilir. Kendi zorluklarını başkasının üzerine atmak, bireylerin ve grupların iç çatışmalarını çözümlemelerini sağlayan bir savunma mekanizmasıdır. Dış düşmanın varlığı, bir grubun kaynaşmasına önemli katkı sağlar (Schanpper, 137).
Sömürgeciler ile sömürge halkından oluşan toplum, her bireyin öteki ile ilişkisine göre tarif ettiği bir sistem yaratır. Sömürgeci ve sömürülen rolleri birbirini besler. Bu yüzden, sömürgeci ile sömürülen arasındaki ilişki yok edici olduğu kadar aynı zamanda yaratıcıdır. Sömürgeciliğin iki tarafı olan sömürgeci ile sömürüleni yok eder ve yeniden yaratır: Bunlardan biri zorba , kısmi, uygarlık dışı, hilekar, yalnızca kendi ayrıcalıklarıyla ve her ne pahasına olursa olsun bu ayrıcalıkları savunmakla meşgul olan bir yaratık olarak çirkinleştirilir; öteki ise baskı altındadır, gelişimi durdurulmuştur, ezilmişliğiyle bütünleşmiştir. Sömürgeci, sömürülenin insanlığını tanımayı reddederek ona bir insan gibi değil, bir yığın gibi (hepsi birbirinin aynı, hepsi tembel…) ya da hayvan gibi davranır. Sömürgeci, sömürdüğü halkı kötülüğün en özlü bileşeni olarak görür. Sömürge halkının yapabileceği tek şey, sömürgecinin gözünde giderek kötüleşen imgesini içselleştirmek, kendini küçük görmeyi kabul etmektir.
Bu durumda sömürgecinin yapabileceği tek şey ise ya bu durumdan kaçmak ya da orada kalarak belirsizlik ve huzursuzluk içinde yaşamaktır. Geri kalanlar da zaman içinde sömürgeci olur, yani sömürgeci olgusunu kabul ederek, kimi ayrıcalıklar elde ederler. (Schnapper, 243)
Sömürge halkının başına gelebilecek en olası durum erimektir. Filistin buna karşı koymak için eğitime büyük önem verir ve günlük hayatın her alanında kültürünü korumaya çalışarak mücadelesini sürdürür.
Ayrımcılığın sorumluluğu kime aittir? Sosyal psikologlar, önyargı ve ayrımcılığın temelinde kurbanların değil faillerin ortak özelliklerini vurgularlar. Bu durumda kurban, ona sürekli olarak atfedilen değersizleştirici özellikleri içselleştirir ve ona dışarıdan sürekli dayatılan imgeye uygun davranır. Böylece, devamlı bir kaygının hazırladığı davranışı ve kendisini kurban eden önyargıları doğrulamış olur. Ötekilerin kurban üzerine benimsedikleri gösterimler, kurban tarafından içselleştirilir. (Schnapper, 141). Örneğin Filistinliler kendi geleneğini ve kimliğini küçümsemeye başlar, madunluğu içselleştirir ve kendisini madun pozisyonuna mahkum ederler. Geçmişten bugüne taşıdıkları tarihi ve kültürel kimliklerini bir kenara bırakıp, kendilerini yalnızca İsrail düşmanlığı ve kurban pozisyonu üzerinden tanımlamaya başlarlar. İsrailliler, Filistinli teröristlerin, Filistinliler ise İsrail’in devlet terörünün kurbanı olurlar.
İsrail, varoluşunu sürdürmek için güvenlik gerekçelerine, Filistinli ‘terörist’lere muhtaçtır. Bir başka insana ya da topluma çektirilen acı ile devam eden bir hayat daima suçluluğu da bilinçdışında taşımaya mahkumdur. Kendini ve halkını, ‘öteki’leri sosyal baskı altında tutarak ve ekonomik olarak sömürerek oluşturulmuş bir kimlik, kültürel ve tarihi üstün olarak üstün görme iddiası her sömürgecinin kalbinde taşıdığı temel suçluluk ve utanç hislerinin önünde olmaya devam ettikçe, İsrail fail, Filistin kurban olmaya devam edecektir. Ancak içlerinde bulundukları pozisyonları ait oldukları kimliklerden bağımsız olarak değerlendirip ‘öteki’ni anlamak için bir araç olarak kullandıklarında, henüz barıştan olmasa bile dinlemeye dayalı bir diyalogdan söz etmek mümkün olacaktır.
KAYNAKLAR
Bayat, Asef. 2004. Ortadoğu’da Maduniyet Toplumsal Hareketler ve Siyaset. İstanbul:İletişim Yayınları.
Gupta, Akhil, and Ferguson, James, eds. 1997. Culture Power Place. Durham and London: Duke University Pres.
Hall, Stuart. Patrick Williams and Laura Chrisman eds. 1994. “Cultural Identity and Diaspora.” In Colonial Discourse and Postcolonial Theory,. New York: Columbia University Press.
Memmi, Albert. 1965. Colonizer Colonized. New York: Orion Press.
Said, Edward. 2000. Reflections on Exile and Other Literary and Cultural Essays. London: Granta Books.
Schnapper, Dominique. 2005. Sosyoloji Düşüncesinin Özünde Öteki ile İlişki. çev. Ayşegül Sönmezay. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
http://www.hagada.org.il/eng/modules.php?name=News&file=article&sid=159
http://www.hagada.org.il/eng/modules.php?name=News&file=article&sid=163
http://www.jcser.org/english/arnonatax.html
http://www.ujia.org.il/asp/aliyah_klita_sections.asp?id=28&back=Rights
http://www.zmag.org/content/showarticle.cfm?ItemID=7777
[1] Joseph Eötvösz: “Antisemit, Yahudilerden gereğinden fazla nefret eden kişidir.”
[2] Golda Meir: “Filistinli diye bir şey yoktur.” Menachim Begin: “Filistinliler iki bacak üzerinde yürüyen hayvanlardır.” Ehud Barak: “Filistinliler timsahlara benzerler.” Moshe Ya’alon: “Filistinliler bir kanserdir ve ancak kemoterapi ile tedavi edilebilir.” Rabbi Yaacov Perin: “Bir milyon Arap bir araya gelse bir Yahudinin tırnağı etmez.” İsrailli askerlerin bir kısmı Filistinliler’in hayvan olduğunu bu yüzden insan haklarının onlar için sözkonusu olmadığını belirtir.
Mükemmel bir başlık. Yazılarınızın devamının gelmesi dileğiyle.