Feed on
Yazılar
Yorumlar

Size toplumun nasıl bir yapıya sahip olduğuyla ilgili değil de nasıl olması gerektiğiyle ilgili bir eğitim veriliyor, bol edebiyatlı, en duygusalından, en hayalperestinden. Sıkı bir gelenek içinde evde-okulda-işte, düşünmeniz son haddinde kısıtlanarak ya da en iyi ihtimalle ait olduğunuz grubun çıkarlarını savunacak biçimde ve “kendi” ihtiyaçlarınızı tatmin etmek için kullanıyorsunuz eğitiminizi ve aklınızı…

Sonra gün geliyor, o ait olduğunuz, bağlılığınızın ve sevginizin sorgulanamayacağı grubun dışına çıkıveriyorsunuz. Nasıl olduysa aklınız ve vicdanınız bir kuble direnebiliyor dayatmaya ve ötekine bir göz atıyorsunuz. Görüyorsunuz ki onların da bir sistemi var, aynı sizinki gibi, kendine ait hissettiren, doğruları ve yanlışlarıyla, anlaşılması ilk başta zor olan ama içinde bulunanlar için doyurucu bir başka sistem!

O zaman sistemi parçalara bölerek anlamak için harekete geçiyorsunuz, anlamak kolay olmuyor. Sizden öncekilerin anlamak için yaptığı hataları yapıp yanlışa düşmemek için, işin felsefesini, tarihini, siyasetini, aktörlerini, inançlarını, tabularını, olası bireysel farklılıklarını, ekonomisini, geleneğini, değişimini tek tek öğrenmeye çalışıyorsunuz. Ve tüm bunlarla haşır neşir olurken, kendi aidiyetiniz ve kimliğiniz de sorgulama sürecinin bir parçası haline geliyor.

Değişmeye başlıyorsunuz… Öğrendiklerinizle farkındalığınız artıyor. Farkına vardıkça her düşüncenin kabul edilebilirliği de artıyor. Herkese hak veriyorsunuz. Sonra bu hak verme ve anlama çabası hayattaki en büyük derdiniz haline geliyor. Öyle ki “kendi” değerleriniz, “kendi” haklarınız, “kendi” öznelliğiniz ikinci sıraya düşebiliyor.

İnsanları ve insanlığı merkeze alarak, onun karşısında duran tüm haksızlıklara karşı çıkmaya başlıyorsunuz. Bir yandan topluma kendi ahlak değerlerini empoze etmek isteyenlere karşı çıkarken, bir yandan kendiniz yeni bir ahlaki değerler bütünü oluşturuyorsunuz farkına varmadan. İçinde herkese eşit alan ve hak sağlayan bir idealin peşine düşüyorsunuz. Sistemi geçmişe/geleceğe vurgu yapıp şimdiyi görmemekle/gizlemekle suçlarken, siz bugüne bakıyorsunuz dibine kadar bir eleştirellikle…

Eleştirelliğin çözümsüzlüğe yaklaştığını hissettiğinizde o ideal toplum tasavvuru daha da güçlü hale geliyor, yine çaktırmadan. Bu sistemde yetişip onun bir parçası olduğunuzu unutuyorsunuz. Öyle bir kapılıp gidiyorsunuz ki süper egonuza, başkalarının id i batmaya başlıyor size. İnsanları anlama çabası birden onları yargılama yanlışına dönüşüyor. Ve haklı bulduklarınızın yanında dönemsel avukatlıklara girişiyorsunuz, yargıladıklarınızı karşınıza alarak.

Unutuyorsunuz ki, siz artık bir sürü grubun vicdanı olmaya soyunurken, diğerleri hala kendi gruplarına sıkı sıkıya bağlılar. Ve tarih boyunca böyle süregelmiş sosyolojik bir gerçeği kırmak sizin haddinize değil. Bir gruba ait değilmiş, objektifmiş gibi görünürken aslında hafif muhalif, hafif hakperest bir kimlikle gruptan gruba kolayca geçiş sağlayabilen ve her sistemde kolayca yer edinebilecek bir kimlik benimsiyorsunuz. Öyle geçişken ve güvenli bir kimlik ki bu, her duruma uyuyor. Şeriat da gelse, faşizm de gelse sizin yeriniz hazır. Bütün olasılıklar ve içinde yaşanan gerçeklikler sizi bir nebze rahatsız etse de, hakim ideolojinin değişecek olması sizin sistem içindeki yerinizi tehdit etmediğinden, kimliği ve gücü tehdit altındakilere nazaran çok daha rahat davranıyorsunuz.

Tamam en azından gruplar birbirine baskı kurmasın, eşit haklar alsın diyorsunuz ama bu rasyonel yaklaşımın uzun vadede grupların birbirini tanıması/sevmesi için işe yarayıp yaramayacağını öngöremiyorsunuz. Hiyerarşiyi ve eşit olmamayı baştan kabul etmiş, hoşgörü kavramıyla meseleye yaklaşmak çözemiyor dertlerinizi. Sevgi barış kardeşlik derken birden siz de siyasileşiyorsunuz. Sistemle mücadele etmenin tek yolunun onun araçlarını kullanarak onunla mücadele etmek olduğunu fark ediyorsunuz.

Çok akıllıysanız yeni bir ideoloji üretip eyleme döküyorsunuz, yavaş yavaş sistemi değiştirebilmek için stratejiler üretiyorsunuz. Biraz akıllıysanız üretilmiş bu örgüt/cemaatlerden birine dahil oluyorsunuz. “Kendi” çapınızda “kendi” doğrularınızla herkes için iyi olacağına inandığınız bir ideali hayata geçirmek yolunda geçiriyorsunuz ömrünüzü.

İkisini de yapamazsınız topyekün reddederek bütün yenilikleri, ötekileri, adaleti, vicdanı, grubunuza sıkı sıkıya sarılıyorsunuz sorgulamadan. En iyi ihtimalle de boşveriyorsunuz grubu falan: kendinizi beslemeye, giydirmeye, güç kazanmaya, mevcut sistemin sunduğu imkanlar dahilinde tatmin olma oyununa kapılıyorsunuz.

En berbatı da bütün ihtimalleri görüp hesaplayarak kararsız kalıyorsunuz. Değişimin kendisi doyuruculuğuyla ele geçiriyor ruhunuzu. Sürekli değişen doğrularınızla, bir garip yolda bazen yalpalayarak bazen koşarak ilerlemek oluyor yolunuz. Hızınızı fazla arttırdığınızda ceza yiyeceğinizi bildiğinizden, ferah yeşillikler gördüğünüzde mola vermeyi ihtimal etmeden devam ediyorsunuz yola, ne zaman duracağınızı ve nereye gittiğinizi bir türlü bilemeden…

9 Kasım Cuma, geceyarısını biraz geçe, Yeşilköy havaalanına doğru yoldayım. 2 yıldır görmediğim kuzenim, alt üst olan hayatını sorgulayıp kendini bulmak üzere yine Türkiye’ye geliyor Bush’un ülkesinden. Her dibe vuruşunda annanesinin evinde buluyor kendini, sıcacık aile ortamındaki nostaljik konuşmalar ve otantik yemekler unutturuveriyor acı hataları. Geldiğinde yorgun, inanılmaz ama tam 45 kilo vermiş. 2’de evdeyiz. Türkiye’nin durumundan kızının ilk kelimelerine, kapitalizmden sufizme, Afrika’nın bölgesel farklılıklarından akademik hayata binlerce konuyu hallediyoruz ekmek köftesi eşliğinde. Sabah 6:30’da 24 saatlik uykusuzluğun verdiği enerjiyle yine yoldayız. İstikamet Sabiha Gökçen Havaalanı. Uluslar arası Gezici Film Festivali’ne katılmak üzere Kars’a gidiyorum. 3 gün önce, aslında organizasyona dahil olmadığımız halde bir anlık dört yollu gaz sonucu, Aslıhan, Beril, Dilek ve ben düşüyoruz yola. Oteller dolu olunca Beril’in babası giriyor devreye ve ortağının arkadaşı olan hatrı sayılır bir ağanın şehir merkezindeki muhteşem konağını tahsis ediyor bize.

08:30, havaalanındayız, 6 milyonluk çaylarımızı yudumlarken neşeliyiz. Neler yapacağımızdan, aman da bu seyahatin pek iyi denk geldiğinden bahsediyoruz. Nisan’da katıldığımız Nisi Masa projesinden arkadaşların da geldiğini öğrenince iyice neşeleniyoruz.

10:00, yavaş yavaş uçağa doğru gidiyoruz. Ortalıkta haberler dolaşıyor, Kars’ta havanın kötü olduğuna dair ama önemsemiyoruz.

10:45, 15 dakika önce havalanması gereken uçak hala yerde. Önce kaptan biraz beklememiz gerektiğini söylüyor. Sona kabin görevlileri bu beklemenin uzun süreceğini söyleyip transit salona alıyorlar bizi. Kötü haberi alıştıra alıştıra veriyorlar. Saat 11.10’da kötü hava koşulları nedeniyle uçuş iptal ediliyor. Alternatif? Bir sonraki uçuş? Açıklama? Yok! Trenle giden arkadaşlarımızla dalga geçerken, kendi başımıza geleceklerden habersiziz. Her defasında eleştirince başımıza geleceğini biliyoruz ama yine de devam ediyoruz yapmaya.

11:30, 6 milyonluk çaylardan birer tane daha söylüyoruz. Aslıhan’ın şikayeti yok, çay olduktan sonra strese lüzum yok. Ben Beylikdüzü’ne nasıl geri döneceğimi düşünürken, Dilek THY’ye çıkışıyor, Beril ‘Trabzon’a ya da Erzurum’a gitsek nerde kalırız’ın peşinde. Bu sırada yan masada iki “ecnebi” oturuyor, Kars’a ağa ziyaretine gitmedikleri çok açık, onlar da festival yolcusu. İki kızkardeşten Stephanie senarist, Celine yönetmen. Onlarla ne yapsak diye konuşurken başka bir yan masadan bir cengaver hatunun sesi geliyor: “Tamam Falan Bey, özel uçak demek ulaştırma bakanı, Kars, festival, Atatürk Havaalanı” diye bir şeyler duyuyoruz. CNN Türk’ten bir basın mensubu bu, en dişlisinden. “Atatürk’ten de kalkmamış Kars uçağı ama orada bekleyen 50 kişi varmış, onların yanına gidelim, Ulaştırma Bakanı özel uçak kaldıracakmış” diyor. Hemen tav olup, İsveçli kızkardeşleri de alarak atlıoruz taksilere, 30 dakika sonra Yeşilköy’deyiz. Ankara Film Derneği Müdürü Ahmet Bey sevgiyle karşılıyor bizi. “Siz oturun ben size haber vereceğim” diyor. İç Hatlar’ın boğucu kafesinde 11 milyonluk sandviçlerimizi yerken umutluyuz. 2 saat sonunda hala haber gelmeyince, İsveçliler’i karşıma alıp başlıyorum anlatmaya, Ermeni meselesinden girip, başörtüsü sorunundan çıkıyorum. Onlar merak ettikçe ben daha çok anlatıyorum. Bilmiyorum ki ertesi gün bu konulardan esinlenip film çekecekler ben de başrolde oynayacağım! Hayat böyle bir şey işte…

Saat 2 mi 5 mi öyle bir şey oluyor. Uykusuzluk ve belirsizlik, stres ve umutsuzluğa dönüşmek için fırsat kolluyor. Zaman mefhumu kayıplarda… Sonunda haber geliyor, 19:45’te Erzurum’a gidiyoruz. Oradan da otobüsle Kars’a gideceğiz. Zaman mefhumu geri geliyor. Saat 3.30muş. 11 milyonluk sandviçlerden tekrar yemek istemediğimizden, 10 kişilik bir öğrenci tayfası halinde dış hatlar Burger King’e doğru yol alıyoruz. (Oluyor bazen, yoksunluk, sosyal kabul, mecburen). CNN’ci ablanın pek gönlü yok Burger’da, her yere uzanabilen uzun kollarıyla çakıyor bir telefon, hepimize bir güzellik yapıp, TİKE isimli tiki restoranda yemek ısmarlatıyor. Gün batarken, inip kalkan uçakları seyrederek nezih bir akşam yemeği yiyoruz. Tanıdıklar görüyoruz, daha iyimser konulara geçip Aydın Doğan’ın Romanya’daki televizyonlarından ve Türk Sineması’ndan bahsediyoruz.

19:30, tekrar uçaktayız. Her an iptal olabileceği ihtimaline kendimi hazırlamak için elim kemerimde bekliyorum. Ve 19:45’te kalkıyor uçak. Aslıhan ve Beril eşgüdümlü olarak Orhan Pamuk Kar’ı okuyorlar, ben yine Lombak, Dilek uyku peşinde.

22:00, Erzurum Havaalanınayız. Hava süper soğuk. Dışarıda bizi bekleyen otobüse biner binmez kafayı koltuğa vurup sızıyorum. Bir zaman sonra Aslıhan dürterek uyandırıyor gökyüzünü göstererek. Şimdiye kadar yalnızca bir kere Kelebekler Vadisi’nde gördüğüm güzellikte bir yıldız şöleni var yukarıda. Karlı dağların arasında, üzerinde, işlenmiş gibi ahenk içinde milyonlarca yıldız. Aslıhan heyecan içinde. Yarı baygın bakıyorum yukarı, büyülenip tekrar dalıyorum uykuya, Aslıhan yine dürtüyor, yine bakıyorum, yine düşüyorum. Bir süre sonra otobüs aniden durup U çekiyor ve geri gitmeye başlıyor. Bizim ekibin devamını taşıyan arkamızdaki minibüs yolda kalmış. 20 dakika geri gittikten sonra -18 derecede halay çeken bir güruhla karşılaşıyoruz. Donmamak için hareket etmeye ya da donarken mutlu olmayan falan karar vermişler herhalde, otobüse atlıyorlar, gidiyoruz.

02:15, normalde 2 saat sürmesi gereken yol, 4 saat 15 dakika sürüyor. Herkesle birlikte otelin önünde inip ağamızın adamı Hacı’yı arıyoruz. Vın diye geliyor, Asmalı Konak’aki Kirve’ye benziyor. Bagaj donmuş, açılmıyor, bavullarımızı kucaklayıp konağa gidiyoruz. Ağa uykusundan kalkıp buyur ediyor bizi. Hatırlayamadığım ufak bir sosyalleşme sohbeti sonrası bir daha görmüyoruz kendisini. “Konak sizin, takılın” minvalinde bir şey söyleyip kayıplara karışıyor. 3’te dalıyoruz uykuya. Niyetim 9’da uyanıp, Kars’ta 10 Kasım törenlerini izlemek ama vücudum itiraz ediyor, 10’a kadar uyuyorum.

Kaymaklı, kaşarlı, ballı bir Kars kahvaltısından sonra konağı geziyoruz. 150 senelik konak, işgal sırasında şehirdeki birçok bina gibi Ruslar tarafından yapılmış. İçinde bi sürü bi sürü odalar var. Özenle döşenmiş. Normalde kalan yokmuş burada, misafirhane olarak kullanılıyormuş. Konaktan çıkınca tam karşıda Rus konsolosluğu var. Yer yön bilmeden, spantone başlıyoruz yürümeye. Yollar taş ve geniş. Seksen bin nüfuslu şehir soğuk ve güçlü bir şekilde hissettiriyor kendini. Bir sokak arasındaki bedesteni fotoğraflamaya çalışırken, gaipten bir amca bitiyor dibimde 1955 basımı bir Kars Zaferi kitabı tutuşturuyor elime. Şüpheyle baktığımı görünce “hediye, para istemiyorum” diyor, sürekli ayar, sürekli ayar!

Cumhuriyet Caddesi üzerinde yürüyoruz. Köşeyi dönünce Atatirk İlkokulu var. Biraz ileride Cumhuriyet Lisesi, onun hemen ilerisinde Fevzi Paşa Lisesi, sonra yine bir Cumhuriyet yine bir Paşa. Yüzyıllardır Ermeni, Rus ve Kürt şehri olmuş böyle kozmopolit bir yer, az biraz daha kültürel çeşitliliğini yansıtsa, az biraz daha az militarist ve siyasi olsa, buram buram kafamıza gözümüze sokmasa unutur muyduk buranın Türkiye olduğunu?

Dolanıp dururken Valiliğin önüne geliyorum. 10 Kasım için çelenkler, yarıya inmiş bir bayrak ve iki asker var. 10 Kasımlara gitmeyip de duygulanmayalı 10 sene oldu herhalde diye geçiriyorum içimden. Liseden sonra bir yolunu bulup devam ettirmeliler aslında işyerlerinde falan bu geleneği, maazallah insan vatan haini falan olabiliyor. İlkokul günlerim geliyor aklıma. İstiklal marşını söylerken, Türk Bayrağı’na bakıp da nasıl da gözlerimin dolduğunu, haftada üç gün andımızı okuduğumu, “Türküm, Doğruyum” diye bağırırken damarlarımdaki asil kanın nasıl da kalbime pompalanıp beni heyecanın doruğuna ulaştırdığını…Asil kanın değil ama Türk Milli Eğitim sisteminin anti analitik düşünce sisteminin iliklerimde dolaştığı o zamanlar geçip de, bugünleri gördüğüm için mutlu oluyorum. Atatürk’e saygılarımı sunarken askere yaklaşıp “fotoğraf çekebilir miyim” manasında bir işaret çakıyorum. “Çaktırmadan” bab’ında sallıyor başını. Yaklaşıp çekiyorum fotoğraflarını. Bir tanesi “Bizim de alma şansımız olur mu bunlardan” diyor. “E-mailınız varsa göndereyim” diyorum. Adresi veriyor: mahkum**16°hotmail.com diyor. Tebesüm ediyorum…

Birkaç saatlik huzurlu şehir turundan sonra Kars Sanat Merkezi’ndeyiz. 3.5 sene Beytepe’de okuyup da YOL’u seyretmemiş olmak nasıl bir duygudur ancak Beytepe’deki tikiler, olmayan İslamcılar ya da benim gibi deprem sonrası travma geçirip her şeye ilgisini kaybetmiş olanlar bilir. Kısmet bugüneymiş diyerek heyecanla seyrediyoruz filmi. Tamam o döneme ve o şartlara göre başarılı bir film ama yarım bırakılan hikayeler, her konudan her öğeden bir şeyler katmaya çalışıp bütünlüğü kaybetme, tam bir duruş belirleyememe ve Kürt kültürünü birilerine göre gerçekçi bana göre olumsuz yanlarını vurgulayıcı bir bakışla anlatan sorunlu bir film bu. Kısacası “overrated”. Ne yasaklanmasını gerektirecek bir durum var, ne de solcuların ölümüne sahiplenmesini gerektirecek bir anlam yükü.

Film sonrası 2.5 saatte bir tecelli eden açlığımızı bastırmak için hemen köşebaşındaki konağımızdayız. Biraz sonrasında ise film üzerine tartışmayı dinlemek üzere Kars Sanat Merkezi’nde tekrar. Oturum başkanının Hasan Bülent Kahraman olması göz doldurucu. Şu kadar işinin ve akademik derdinin arasında zaman ayırıp gelmiş. Oturumun diğer konuşmacıları çeşitli eleştirmenler, Tarık Akan ve filmin montajını yapan Fransız bir teyze. O kadar teknik detay anlatıp, mazeretlere sığınarak filmi övmekle geçiyor ki tartışma, o kadar bir arka plan v bilinmeyen yönler anlaşılmayan noktalara açıklık sağlamıyor ki hayal kırıklığımda haklı olduğumu görüyorum. Bir kişi de Yılmaz Güney’in neden bu hikayeyi anlatmak istediğinden, Şerif Gören’in nelerden beslendiğinden, vurgularından bahsetmiyor. Varsa yoksa Tarık Akan’ın at sahnesinin zorluğu, Cannes’a yetiştirmek için filmin bilmem ne kadarının kesilmiş olduğu konuşuluyor. Tamamlamadan çıkıyoruz.

Salonun dışında EBRU isimli bir Türkiye Kültürel Çeşitliliği Sergisi var. Atilla Durak isimli insan, Türkiye’yi diyar bucak gezip, binbir kültürden kareler getirmiş, New York’ta, İstanbul’da ve Kars’ta sergiliyor. İçlerinde Ermeniler, Süryaniler, Aleviler, Sünni Türkler var. Her şey tamam da her fotoğrafın altında şöyle tanımlamalar var: Ermeni, Hatay; Süryani, Mardin; Sünni Türk, İstanbul. İyi güzel de bey ağabeycim, sen biz bunları unutmayalım, bunlar da var derken, hayvan türü gibi sınıflamak da neyin nesi? Üstüne üstlük böyle bir sınıflamayla tüm bireysel ayrılıkları yok sayıp, aynı türün tüm üyeleri aynı özelliklere sahipmiş gibi göstererek tektipleştirmek de ne oluyor? Neyin peşindesin, çözemedim…

Her şeyin farkında olmaya çalışıp, gerçekçilikle idealizm arasında sıkışıp kalmak böyle bir şey işte. Memnun olmak çok zor…

İsmini unuttuğum süper bir Ocakbaşı’nda Hollandalı ve Makedonyalı arkadaşlarımızla yemek yiyoruz. İstanbul’da ortalama 25 YTL tutacak adambaşı hesap burada 8 YTL tutuyor. Pek mutluyuz pek…

Zamana takmayı bırakıyoruz. İlerleyen saatlerde diğer grup üyeleriyle buluşuyoruz, muhabbet sohbet güzel zaman geçiriyoruz. Bu arada dördümüz arasında süper bir iletişim var. Konuşacak ne kadar çok şeyimiz olduğunu ve aynı dili konuştuğun insanlarla (hangi kelimeyle ne demek istediğini bilen ve yargılamayan) bir arada olmanın ne kadar rahatlatıcı olduğunu fark ediyoruz. Konular bazen kişisel bazen aktüel oluyor, durmadan çay kahve içip anlatıyoruz.

Pazar sabahı kahvaltı için KAMER’e gidiyoruz. Kadın hakları için Karslı kadınların kurduğu bir dernek bu. Bütün yemekleri de servisi de onlar yapıyorlar. Herşey çok leziz. Laf lafı açarken sohbet bir türlü bitmiyor, dışarıdaki yağmur da bir türlü dinmeyince devam ediyoruz üç saat. Sonunda kaleyi görmeye karar verip yağmura rağmen çıkıyoruz dışarı. Hava gerçekten çok soğuk ve yağmur gayet şiddetli. Kaleye doğru yürürken fotoğraf çekiyoruz, iki sevimli çocuk bulup onlarla uğraşıyoruz. Kaleye uzaktan selam verip merkeze dönüyoruz. Pastanede otururken havaalanında tanıştığımız Celine geliyor yanımıza. Çekmek istediği kısa filmden bahsediyor, “oynar mısınız?” diyor, Dilek ve ben memnuniyetle kabul ediyoruz. Film, aynı şehirde yaşayan iki kızın toplum ve devletten gördüğü baskı üzerine. Biri başörtülü olduğu için üniversiteye alınmıyor, diğeri de başörtüsüz ama kamusal alanda hep bakışlar üzerinde, internet kafeye gitse tek başına içerisi silme erkek ve illaki kafalar çevriliyor ona doğru…

İnternet kafe sahnesini çekmek için kafelerden birindeyiz. Sahibine ne yapmak istediğimizi ve nasıl çekeceğimizi anlatıyorum, kabul ediyor. Toplum baskısı deyince yüzü buruşuyor biraz, “Bizi kötü göstermeyin” diyor. Rolünü anlatıyorum, sadece ben içeri girdiğimde gözleriyle oturacağım yeri işaret edecek. Ama dinlemiyor. Ben içeri giriyorum, ayağa kalkıp hoş geldiniz diyor ve sandalyemi falan çekerek yerleştiriyor beni bilgisayar başına. Celine’e anlatıyorum, adamla tekrar konuşuyorum, bu sefer oluyor. Hakkaten de kafedekiler bakışlarını atıyorlar, muhtemelen kameradan dolayı…

Ertesi sabah Dilek’in okul kapısında başörtüsü sahnesi için belediye başkanının tahsis ettiği özel otomobille Kafkas Üniversitesi’ndeyiz. Sahne şu: Dilek okula girmeye çalışacak, görevli eliyle hayır diyecek ve Dilek çıkacak. Tartışma yok, diyalog yok. Girip, belediye görevlisiyle birlikte güvenlik görevlisine soruyoruz. Ben bilmem amirim bilir diyor, ona gönderiyor, o idare amirine yönlendiriyor o da rektörlüğe. Zamanı yeniden önemsemeye başlıyoruz çünkü saat 10.30 ve bizim 12’de havaalanında olmamız gerekiyor, İstanbul’a dönmek üzere! En son görüştüğümüz rektör özel kalemi direk giriyor lafa: ”Ülkemizi kötü göstermek isteyen yabancıların işleri bunlar, siz de alet mi oluyorsunuz? Bence o sahne yerine şunu çekin, ayrıca bu konuya da eğilin vs. vs.” Onun mantığıyla empati kurmaya çalışarak bir sürü açıklama getiriyorum, biraz ikna oluyor, rektöre sormam lazım diyerek aşağı gönderiyor bizi. Yarım saatlik çaba sonucunda haber geliyor: Red! Bir kurum zaten uyguladığı bir yasağın bir filme 15 saniyeliğine konu olmasından neden bu kadar tırsar ki?

Biz içerideyken Dilek’in başörtüsü taktığını gören belediye görevlileri yanına yaklaşıp, “abla sen örtü mü takıyordun, helal olsun, her zaman takıyor musun” şeklinde yorumlarda bulunuyorlar. Aynı şehirde aynı devletin iki kurumundan biri bu örtüyü düzen bozucu bir sembol olarak algılayıp aşağılarken, diğeri belki kutsal değerleri belki geleneği temsil ettiğinden göklere çıkarıyor. Erkler ve erkekler anlamları yüklüyor, kadınlar da çilesini çekiyor…

Rektörün gerekçesiz red kararı bana “eeeeh” çektiriyor, atlıyoruz arabaya ilerideki Fen Edebiyat Fakültesi önüne gidiyoruz. “Girin ve çekin hemen” diyorum. Belediye görevlisini de güvenlik görevlisi yapıyorum, rolünü anlatıyorum. Binanın kantin girişi kısmında 15 dakikada çekiliyor sahne. Bu sırada gerçek görevliler gelip “ne yapıyorsunuz, bu kamera ne, hele bu örtü ne” diye çıkışınca hep beraber kaçmak suretiyle uzaklaşıyoruz.

Onlar içeride çekim yaparken ben de yine bir belediye görevlisiyle siyaset konuşuyorum. Referandum günlerinde şehit olan askerlerden dördünün Karslı ve Kürt olduklarını anlatıyor ve bu yüzden de Kars’te PKK karşı yapılan büyük mitingi. İşin ironik tarafı ise bu mitinglerde yürüyen kişilerin ailelerinden komşularından birinin mutlaka “dağda” olması. Sanki insanlar bu bağlantıyı kuramıyorlar. Sanki onlar da medyada ne görürlerse, bu devletten kabul görmek için uyguluyorlar. Anlamak çok zor. Sadece şunu görüyorum ki işi olan kimse ayrı bir Kürt devleti istemiyor, biz kardeşiz diyor ve Türklerle kız alıp vermeye devam ediyor.

Konağa dönüp eşyalarımızı topluyoruz. Hacı havaalanına götürüyor bizi. Yolda uçsuz bucaksız dağları seyrediyoruz, huzur dolu. Uçak zamanında kalkıyor, biraz uyuyor biraz konuşuyoruz ve geliyoruz yine İstanbul’a.

Kars, tadı damağında kalmışlık hissi bırakıyor hepimizde. Sadece 3 gün kaldığımız için, çok fazla insanla konuşamadığımız için, çevre ilçelere gidemediğimiz için üzülüyoruz ve hemen başlıyoruz yaz için Doğu Anadolu planları yapmaya. Tüm çelişkilere, anlam karmaşalarına, üzüntülere ve umutsuzluklara rağmen…

Bu maceranın sonu…

Fotoğraflar için: http://www.flickr.com/photos/selmasevkli/sets/72157603161320622/show/

Is it Possible to Change?

For about two months ago, at the end of a mind-spinning India trip, I had to join a group of people whom all come from different countries, identities, boundaries, religions and looks for two weeks. Meeting people at conferences, having casual/ intellectual conversations were probably things we all do frequently. Living semi-together (under the same roof, in different rooms), however, was something new and it changed the concept of the meeting more than I had expected.

First, I saw myself trying to categorize people hastily. Earlier I do it, earlier my mind would be rested. Gender, nationality, religion and profession were my tools. I think I worked unconsciously on that for a few days and then I gave up. I had to come up close to 30 different rooms in my brain. Day by day, I realize everybody was unique. I realized how individual differences can be very significant. There were times when I managed to put two people in the same bubble, but I would see it would easily break when a controversial topic comes up. Everybody being different and having the same opportunities (right to speak, food, room, travel) has been my dream society for a long time. I was at the right place. By the end of the second day, I was physically excited to be part of the summer school.

At the first processing session, I caught myself with so many prejudices. When I was told to find the same and opposite of myself, it was very difficult to find someone filling these positions. What was the same? Not similar but the same, this was heavy. It was not my choice, but I had to find someone. This situation reminded me of other similar experiences in life. We feel not ready to make choices, commitments, but we have to do them anyway. It never feels like the right time, right place. So we go with quick judgments. In such limited time, without knowing people well, I did so. My decision on opposite, depended on my assumption of someone’s political view (which later turned out was not true), and the same looked like a mix of different identities (later turned out very different identities). I realized that I make assumptions on people depending on their groups, religions, countries rather than age, gender and profession. Somebody close to my age, a female, and even the same profession means nothing to me to have a connection. If I think we share some values on intellectual level, or politically, I unfold easily.

More than anything, nationalism and secularism have been bothering my mind. Talking and learning about those two subjects were very helpful for me. Although I was learning for my part, I felt that some of the information we were getting could be too complicated for the ones who did not know much about the subject. Kurdish issue, for example, was something we did not have a lecture on specifically. Many people did not even know why Kurds were not recognized as minorities. Under these circumstances, we watched a movie called “Journey to the Sun” which I did not know about beforehand. I strongly reacted to the movie as I saw it as a learning tool for the group. Many people who do not know about Kurdish issue in Turkey, would automatically believe that Turkish police would treat all Kurds badly, Turkish bosses would yell and take advantage of their employees just because they were Kurds, and many other assumptions that could be set to minds very easily. Moreover, the time that incidents take place were not mentioned so that the audience would think that is usual for Turkey. At this time, I was very part of this group and I really cared about people’s first assumptions on the issue. I would be very comfortable discussing the movie on an intellectual level if I were with people familiar with the subject. Yesim Ustaoglu is a director who is known for her sided political movies, that is why we did not see any reasoning in the movie. As long as Turks keep marrying Turks, I think it is a problem of state and politics. Comparing the Kurdish issue to the Palestinian issue would be totally nonsense. I strongly defend this opinion, and I know many people want to see the two almost identical. That is why I brought up the question of talking about Palestine. If we were to discuss state oppression, many more people were informed about Palestinian issue compare to Kurdish issue. I never intended to offend Adam related to his identity. On the other hand, I was not comfortable an Israeli commenting on Kurdish issue in Turkey, in front of Turks and Kurds almost as an expert. This was the time I changed my mind about my thesis subject. Before, I was planning to do research about the wall separating Israel/ Palestine and its effects on both sides. After this incident and a few others during summer school, I thought I would not be objective or it would be funny on an international level to present something in a few months deeply. I decided to solve my problems with secularism and nationalism first and I decided to understand secular nationalism in Turkey.

Another important thing happened during summer school was constant questioning and thinking. We were listening about ideas and countries first, and then we were commenting back on them by sharing with each other. I tried to see how an idea can reflect itself differently on different people. How a religion can be interrupted differently. How nationality can be an important component of identity for one person and how gender is more important for another one. In this group, if I looked a little carefully, I could see many details that shape identities, relationships, and even new groups.

While meeting, connecting and sharing with so many different people, I learned a lot. Some of the information I had, got updated, some changed. At the end of the 10th day or so, I was very confused with everything I learned. That was the time when people started to ask each other: “So, what do you think is going to happen?” My question was less patient: “What’s happening?” Many values I respected were in danger. Whose truth was more true? How come people believe in different things? How come people believing in different things can be married? Why am I not allowed to marry a non-Muslim? If my religion is not the most important part of my daily life, why should it be of my entire life? Or do I even have the right to question this rule? How about other religions? How much of them can we question? How is it possible to manage believing and thinking at the same time? Jews seem to be doing this very well, what is their secret? And many other questions were wandering in my mind. The most important question that I still couldn’t find answer was at the top though: Is my faith in danger if it reduces itself to equality with other beliefs? Do I have to believe that it is the true and best one in order to keep my devotion to it?

Going to Alevite community was another lifetime experience for me. This was a belief and community that I was not familiar with. I observed the ceremony very carefully, and took notes from the lecture. As much as I respect it as a culture, I do not/ I cannot see it as a religion. There are no written references about the belief, and it rejects some certain requirements of Islam. Not only that, but also the socio economic level of the society caused me some prejudice. I am sure I would be less judgmental if the women in the room were 30-40 year old college graduates. Is that why I felt myself closer at the ceremony in Adam’s room, Bursa? Is it because all these people were clever and open minded to me so the thing they believed in must have been more meaningful? Or is it because it was closer to my faith and the way it is practiced?

Identifying myself with my race, nationality and religion would not be something I like to do at the first place. I would mostly prefer to be perceived with my individual qualifications. Despite my will, the first thing people ask when I go abroad is “Where are you from?” “You Muslim?” Nobody cares what I study or what I think about world hunger. Religion and nationality are critically important to identify one another. I do not specifically include or exclude myself from those groups. I simply try to focus on different details. Until we went to Selimiye Mosque with the group, I had no strong feelings of belonging to any group. I thought there were no groups that would accept me as I am, and there were no groups I would accept them the way they were.

When I went to Selimiye, I felt a strong connection with the mosque. Maybe it was because all the mosques I go are very touristy and I do not go very often, but there was something different. After a very long time, and perhaps after heavy conversations about religions and borders, I felt like a “Muslim”. I covered myself properly and I felt like it was my territory inside the mosque. At this time, I was not a female, not a summer school fellow, not a graduate student, I was simply a Muslim. I focused on this spirituality and prayed for a few minutes. Little bit later, I saw some of my group members were coming in, and women members were not covered properly. As a person who does not care about this at all outside, I got strongly offended by this behavior in the mosque. I did not think about it before, I was just feeling that it was wrong. I didn’t want to “warn” anybody, still being respectful; I went upstairs to the women section which was empty. I kept praying by myself in peace until the other female members of the group showed up. I avoided eye contact and just moved to the other side without giving them any explanation. It was about prayer time and I wanted to join the “Muslim group” to pray together. Still upstairs but far away from the other women, I looked down and saw that they were all men. It would be awkward to pray with men, I got confused. I looked back and saw the women, no, I wanted to be with Muslims. I looked down, I saw men, I had to be with women. Stuck in the middle, I looked at myself and my situation was exactly the same what I am dealing in life. I feel close to many groups but I don’t belong to any of them. Either I don’t want them or they would not accept me, at the end, I am alone. I am trying to figure out everything by myself. This state of loneliness seemed very depressing for a few minutes. I realized many things in such short time with a simple experience.

When I got out I felt like sharing this experience with someone. Looking for someone “similar”, I walked to Enver. As he is a “Muslim”, and a “thinker”, I thought he would understand me, maybe he had similar experiences. He listened to me carefully and gave me the comfort of “I feel you, I understand you” My estrangement lasted a few more minutes and then I got back to being a member of the group. Suprisingly, I was ashamed that I moved away from some of them in the mosque rudely. I felt like giving an explanation but I couldn’t. The next morning, Rahel asked me if they offended me in the mosque, she also felt bad that I moved away. I was touched that she sensed something and cared to learn about it. When I shared my experience, I knew she understood and felt it very well. Later on, we talked about many things, and it was very comforting to talk to somebody who can understand what I have been through.

What was more important to me while opening up to people? If you ask me the people’s common characteristics that I had a stronger connection, I cannot do any generalization that I did at the beginning anymore. They were Muslim, American, Jewish, Bosnian, man, woman, young, old, professor, student etc. I thought the most important feature I was looking for was sincerity and analytical thinking capacity. Everything else were spices, the taste was hidden at the deep.

Nationality and religion are very important keys to understand the people, but people are a lot more than that. Although they keep people “safe” and “control” them for their own good, they build strong boundaries that can prevent connection with one another sometimes. I guess it is true then, we cannot love through control. In this summer school, I questioned the limits of this control and left them behind to reach people. I think I am getting closer to build new borders now. I discovered them first, questioned for a long time, removed some and added some. At the end, I do not think it is possible to completely get rid of them, but they are subject to change as everything else. And this potential gives me hope for more improvement.

07.09.2007/Istanbul

İki Gün

Dün sabah, geçen sene Amman’daki evinde beni bir hafta misafir eden, prensle tanıştıran, dünya tatlısı emekli büyükelçi arkadaşım Hassan Abu Nimah geldi İstanbul’a. Koşa koşa aldım kendisini havaalanından. 6 yaşında çocuklar gibi bıdı bıdı anlattık birbirimize geçen sene içinde yaptıklarımızı. Kapalıçarşıya gittik, acı birer Türk kahvesi içip, nazar boncukçularıyla pazarlık yaptık. Antikacılara gittik, elmasları pırlantaları inceledik, o da benim gibi bir “window shopper”mış meğer. (Artık her sözcüğün Türkçe karşılığını bulma konusunda kasmamaya karar verdim. O kavramı ya da aracı adam ürettiyse saygı duyuyorum, biz de direk üretelim onlar da direk kullansın). Sahaflara gittik, İstanbul Üniversitesi’nin önünden geçtik, neden içine girilemediğini ve neden önünde 8 milyon polis beklediğini mantıklı bir Türk gencine yakışır biçimde açıkladım.

Yollardaki bayrak çılgınlığını da açıkladım. Bizim kanımızın asil olduğunu, aslında Kürt diye bir millet olmadığını, onların dağ Türkü olduğunu, sınır ötesi operasyonun süper bir eylem olduğunu hepsini bir kerede öldürüp, bu terör işini şıp diye bitirivereceğimizi anlattım. Kafası karıştı, olur öyle dedim, devam ettik.

Abu Ali’nin (soyadı Abu Nimah ama oğlunun adı Ali olduğu için ve Araplarda filancanın babası diye çağrılmak en makbul yol olduğundan ben de öyle söylemeye başladım) uykusu gelince oteline götürdüm. Tekrar alıp yemeğe götürmek için 4 saatim vardı. Taksim’e mi gitsem, vapurla mı gezsem, bir daha bu günler gelmez, çalışmaya başlayınca gün ışığı göremeyeceksin diye kendimi gaza getirirken Topkapı sarayının önünden geçtiğimi fark ettim. Ani bir manevrayla dalıverdim içeri. Bir de elektronik rehber çıkarmışlar, ondan da aldım. Görevli Türkçe’yi seçti direk, zaten makine algılıyormuş ırkına göre dedi, algılar dedim.
19 senedir gitmemiştim, kendi kendime nefis bir havada, yüzeysel de olsa bir rehber eşliğinde Harem’i gezdim. Cariyelerdeki hiyerarşi sistemine ve rekabete şaşırdım. “Kadınefendi” kavramını öğrendim. Oradan koşup Padişah portreleri odasına gittim. Hepsi birbirine benziyordu. 40-50 yaşlarında yay kaşlı, koca göbekli, kavuklu ve çok sakin efendilerdi. Soldan sağa ilerledikçe kıyafetleri azaldı, kavuk yerine fes geldi, vücutları çelimsizleşti, ifadeleri gerileme devrinin hüznüyle doldu. Onlar çökünce ben de Enderun’a gittim, ne okuyorlarmış acaba dedim ama yokmuş kütüphanedeki kitapların hiçbiri. Rehber de perdelerden, halılardan bahsetti, sıkıldım. Hazineye gittim, herkes kaşıkçı elmasının başında toplanmış, hayran hayran, rezil rezil bakıyordu. Aynı tas aynı hamam dedim, kitapların olduğu bir bölüm aradım bulamadım, yatak odaları aradım bulamadım. Avlularını gezdim serin serin, lisede Kemal Kara tarafından öğrendiğim safsataları düşündüm, hayal etmeye çalıştım, pek olmadı. Göktürkler ve Uygurlar baskın çıkıp yıktı hayallerimi.

Manzara olan bölüme gittim. Konyalı diye bir lokanta varmış, yok kardeşler kebap salonu dedim. Manzaranın önündeki minik camiye girmek istedim, görevliye sordum, aslında sadece namaz için ama girin dedi. Girdim. O da girdi. Kuran okumaya başladı. Ertuğrul Özkök ve saz arkadaşları görmesin, görev başında şeriat hazırlığı yapmaktan madara ederler seni demek istedim, diyemedim.

Mutfak bölümüne gittim, kapanıyordu ama iyi kalpli görevliler izin verdi gezmeme, koşar adım hepsi birbirine benzeyen 100 çin çanağı 10 tencere, 5 cezve bir sürü de çatal kaşık görüp kaçtım.

Rehberi verip çıktım saraydan 3 saatin sonunda. Kalan 1 saatimi geçirmek için Cankurtaran’da bir çay bahçesine gittim. Oturup motorun şarj sistemi, ön düzen, şanzuman bölümlerini çalışmaya başladım. Garson gelip de ne içersin demedi, ben de vardır bir hikmet deyip istemedim, uslu uslu dersimi çalıştım.

Abu Ali ve 50 yıllık kankası Dr. Kemal’le Şehzade Mehmet Paşa diye bir yere yemeğe gittik. Bu Mimar Sinan da yememiş içmemiş sürekli bir yerler inşa etmiş dedim. Eski medrese yeni depresif restoranda kebap yedik. İkisi de Filistinli olan tatlı ihtiyarlara hayatlarını anlattırdım. Filistin’den Kuveyt’e kaçışlarını, Kuveyt’ten Ürdün’e geçişlerini, bir hayat süresince nasıl 3 kez mülteci olduklarını, her gittikleri ülkede bir kere daha işgale uğradıklarını, ağaçların altında kaldıklarını anlattılar aylarca. Bizim de 13 askerimiz öldü dedim, hatta 30 bile olabilirmiş. Savaşı anlattılar, kaybedecek bir şeyimiz yoktu dediler, biri diplomat oluşunu diğeri avukat oluşunu anlattı her şeye rağmen. Yıllar sonra biri büyükelçi sıfatıyla anlatacaktı derdini, diğeri de barış görüşmelerinde müzakereci olacaktı. Biz de dedim Türk bayrağı asıyoruz, biz hepimiz Mehmediz hepimiz Türk’üz dedim.

Filistinliler ne ilginç arkadaş, her gördüğümde umut doluyorum dedim, uyudum. Uyandım, İstanbul Üniversitesi’ne gittim. Bir toplantıya katılacağım için izin verdiler girmeme. Heyecanla yürüdüm bahçesinde. Aydın öğrencilerini ve vatansever hocalarını gördüm, bayrakları hazır bekliyorlardı. Sonra Kenan Doğulu söyledi, onlar coştu, şehitler ölmez vatan bölünmez dediler. Bayrak salladılar, marş söylediler, dağıldılar. Toplantı girişinde İsrail başkonsolosuyla selamlaştım. Gördüğüm en nur yüzlü İsrailli’ydi. Hayat ne garip dedim, akşam Filistinliler, sabah İsrailliler. Osmanlı Hukuku’nun Modern İsrail Hukuku’na etkilerini dinledim. Halen Ortadoğu’da birçok ülkenin Osmanlı hukuku uyguladığını öğrenince şaşırdım. Ertuğrul Özkök’e telefon edip bizi bu konuda aydınlatmadığı için kırıldığımı söylemeye karar verdim.

Ben Gurion’la Atatürk arasındaki benzerlikleri dinledim. Ben Gurion’un Nevizade’de oturup, İstanbul Hukuk’ta okuduğunu öğrendim. İkisi de 20’li yaşlardayken İstanbul’da aynı ailelerle ahbaplık ettiklerini, muhtemelen tanıştıklarını, Ben Gurion’un Atatürk’ten çok etkilendiğini anladım. İsrail ve Türkiye’nin azınlıklar ve milliyetçilik ve militarizm ve içe kapalılık ve seçilmiş kavimlik konularında ne kadar benzediğini düşündüm. İki ülkeyi de kuran bu iki insanın TIME’da kapak olmuş gençlik fotoğraflarını gördüm. Saat geç oldu, çıktım. Dayanamayıp dişçime son paramla Sahaflar’da gördüğüm bir minyatür çalışması aldım. 120 senelik bir Arapça kitabın bir nadide sayfası üzerinde kocaman bir diş ve dişin içinde yılanlar ve insanları buldum. Dişin içinde kimbilir ne günahlar işleniyor ki o diş çürüyor dedim. Çerçeveletip çantama koydum, Dolapdere’ye koştum.

Bu kilolar artık gitmeli dedim, spor salonuna gittim, 210 kalori yaktım. Aycan’la buluşup yemek yedim, kalorileri geri aldım. Servisi yakalayıp Santral’e gittim. Saime Tuğrul’un Kutsal Kurban Modernite dersini dinledim. İnsanların kimleri neden kurban ettiğini, bunlara nasıl kutsallık atfettiklerini düşündüm. Eski Ahit’i incelerken heyecanlandım, dinler tarihi okumak istedim. Dersten çıkıp hep beraber Taksim’e giderken arabada mutlu oldum. Aynı dili konuşabildiğim arkadaşlarıma ve hocama baktım, iyi ki de gelmişim Bilgi’ye dedim. Koşarak Taksim Hill’e girdim. Marksistlere bir şans daha vermeliydim.

Yerin 3 at altındaki salonda ırkçılık ve milliyetçilik konuşulurken daraldım. Ulusçuluğa karşı çıkarken sınıfçılığı savunmalarını zaten hiç anlayamadım.

Otobüste biraz daha motor çalıştım. Fren ve soğutma sistemlerini bitirdim. Gelince Facebook’tan arkadaşlarımı dürttüm. Babama artık rejime başlaması ve ülkesini sevmesi gerektiğini, askere gitmediğini Ertuğrul Özkök duyarsa bunun hiçbirimiz için iyi olmayacağını söyledim.

Yine gece oldu. Yine uyku geldi. Sabah da ehliyet sınavı vardı.

Gittim.

Değerli İnsanlar,

wordpress Türkiye’de aylardır erişilemediği için umutlarımı yitirip blogspot’a geri döndüm. Hindistan yazıları yayında.

selmasevkli.blogspot.com da buluşalım…

Selma

Bazı bazı bir dur geliverir insana…

Ne yapıyorum demek için başını iki yana hızlıca savurur

Aynaya bakar!

Nereden nereye de diyebilir nerden geldim nereye gidiyorum da…

Bir şey demeden bakabilir de yalnızca

Yıl sonu mali müfettişleri gibi denetlemeye başlar bazıları kendilerini

Kurumların gölgelerine ve sağladıkları organize yaşama alışmışsa bünyeleri

Ve bu düzenleri ellerinden gitmek üzereyse

Afallayabilirler!

Dilimizden düşürmediğimiz, gözbebeğimiz özgürlük,

Birden çok ürkütücü olabilir…

İşte o an özgürlükten başlanarak tüm kavramlar sorgulanır

Sonra kişiler

Ve olaylar

Ne yapılacağına nereden nasıl tutulacağına karar vermek kolay değildir.

Dünya derdine bir ara verilip daha dar ölçekli yaklaşmaya çalışılır.

Çalışırım ben yani

Bir ara verip genelleme yapmaya kategorize etmeye

Tezimi hemen yazayım bitireyim derim, o arada da birkaç diğer küçük tefek projemi yürütürüm mesela, olmaz mı?

2002 güz döneminde, bir dönemde 25 kredi alıp, haftada 8 saat Almanca kursuna gidip, süper sosyal bir hayatım olan bir döneme göre şu an her şey çok sakin…

Ne hedefler eskisi gibi anlamlı, ne ben o kadar gencim

Aradan geçen 5 fiziksel seneyi 17 olarak algılayan bünyem yine ‘gitme’ isteği içinde…

Ama artık yazı da fotoğraf da istemiyor…

İnancını yitiriyor değişime ve iyileşmeye karşı…

İyimserliğini koruyabilmek için dünyaya arkasını dönmeye başlıyor…

Alan daraltıyor, hedef küçültüyor, eylemden de vazgeçiyor…

Kaynaklar azalıyor…

Zaman daralıyor…

Ne yapmalı?

Memnun oldum Hindistan :(

jen

11-30 Haziran 2007

Ahmedabad
Mehsana
Nadiad
Delhi

seyahati fotoğrafları…

http://www.flickr.com/photos/selmasevkli/sets/72157600617696016/show/

Savaşa Davet

Girin Irak’a!

Girin de toplumsal çatışma artık son haddine ulaşsın!

Ama önce gerekli altyapıyı hazırlamayı ihmal etmeyin

İyice kaşıyın açık yaraları…

Kan üzerinden siyaset yapın biraz daha

Siyaset ve askeriye ve siviller…

Hepsini gaza getirin!

Yirmi küsür kez yaptığınız harekatlara bir yenisini daha eklemeden önce

Dökün bizi sokaklara!

Neye alet olduğumuzu bilmeden…

Barıştan, demokrasiden, insanlıktan dem vurup

İyice düşman edin bizi birbirimize!

Kürtlerden nefret edip

Hepsini terörist ilan edelim!

Kuzey Irak’ın sadece PKK’dan ibaret olduğuna inandırın bizi!

Ve nasıl da girer girmez elinizle koymuş gibi hepsini hemen temizleyip bitirivereceğinize terörü…

Sınırlarımızı koruyamayıp, güvenliğimizi sağlayamamış olmanızı unutturun

Düşmana yükleyiverin tüm sorumluluğu!

Ve yakında siviller de bu nefret tohumlarından beslenip

Birbirini öldürmeye başladığında…

Ayrımcılık, ırkçılık had safhaya ulaştığında da

Mitingleri gösterip bunu halk istemişti diyerek çıkıverin işin içinden…

Diplomasiyle sorun çözülemeyeceğine ikna edin bizi tamamen

Sayıları katlanarak artınca şehitlerimizin

Vatan sağolsun deyiverelim

AB’nin ABD’nin sözlerine kulak tıkayalım

Girelim o batağa sonunun ne olacağını hesaplamadan…

Savaşın ne demek olduğunu ancak tepemizde bombalar patlayınca anlayacağımızdan

Bir iç siyaset malzemesinin nasıl önce ulusal sonra uluslar arası bir faciaya dönüşeceğini

Hep birlikte görelim

Yıllardır yanı başımızda görmezden geldiğimiz savaşların ne demek olduğunu

Kendi başımıza gelince anlayalım hissedelim iliklerimize kadar

Sonra suçu düşmana yükleyelim

O olmazsa hükümete

Ama asla kendi sorumluluğumuzu görmeyelim

Bir romantik hikaye içinde

Devam edelim

Parçalanacağımız o kara güne kadar…

 

Totti ve Yunus Emre

Dün, haftalardır beni odama gömüp oku-yaz-uyu döngüsüne kilitleyen ödevlerim, projelerim, okumalarım, yazmalarım, sunumlarım sonunda nihayete erdi. Saat 4’te Kent Deneyiminin Temsilleri dersimizin sunumunu yapmak için okula gitmek üzere Dilek’le buluştuk. Dilek 9 dakikalık bir kısa film hazırladı Sulukule hakkında. Yıkılmasıyla ilgili insanların neler düşündüğü, neler yaptığı, mahalleye gelen yabancıların neler vaad edip neler yapmadığı üzerine bir çalışmaydı. Filmin bir de aktörü vardı: Totti. Sulukule’ye son gidişimizde, 2 hafta kadar önce tanıştığımız 12′lik bir cingöz olan Totti’nin halasından babannesine, amcasından, ninelerinin kayınçolarına kadar 7 ceddi Sulukuleli’ydi. Mahallesi ve kendi hayatı hakkında son derece bilgili, duyarlı ve kendine güvenli olan Totti, bize mahallesini gezdirdi. Biz de onun gözlerinden anlattık Sulukule’yi filmde. Kendisine sadece 3 cümlelik bir giriş yönergesi verdik ve kalan tüm işi o yaptı, kamerayla nereyi çekmemiz gerektiğini işaret etti, Sulukule’nin tarihin anlattı, yıkım sürecinden bahsetti, o önde biz arkada gezdik ve çektik. O anlatırken ses çıkarmamamız gerektiğinden Dilek’le birbirimize bakıp hayretler içinde olduğumuzu bildiren mimikler sergiliyorduk. Çocuk birdenbire hem senarist hem yönetmen hem de başrol oyuncusu olmuştu! Çekimi bitirdikten sonra sadece teşekkür edip ayrılmak istemedik, muhabbeti koyulaştırmamız, arkadaş olmamız lazımdı. Annesinden izin aldık yemeğe gitmek için. Annesi Dilek’in adaşı olan güzel abla “Size verdiğim gibi isterim, emaneti aldığınız gibi getirin” dedi, biz de kulaklarını kesmeyeceğimize söz vererek Totti’yi ve kuzenini kapıp gittik. Vatan Caddesi üzerindeki Burger King’de (çocuklar çocuk menüsü istiyor ne yapalım) sipariş verirken, kasiyer bu çocukların ‘çingene’ olduğunu, cüzdanlarımıza dikkat etmemiz gerektiğini falan saçmaladı. Sinirlenmedim ama üzüldüm anında hırsız kategorisine dahil edildikleri için. Keyfimizi bozmadan yemeğimizi yemeye çalışırken, Totti büyüyünce müzik öğretmeni olmak istediğinden bahsetti. Dilek’in kardeşinin Tünel’de bir müzik mağazası olduğu ve Totti’ye bir gitar hediye etse çok kıyak olacağını aynı anda beynimizde şimşekler çakarak düşündüğümüzde, Dilek telefona sarılmıştı bile. Kardeşi “tamam tabii” diyince kuzeni mahalleye bırakıp, anneden tekrar izin alarak Taksim’e gittik.

Totti’ye neden Taksim’e gittiğimizi söylemedik, “sürpriz” dedik. İstiklal Caddesi’nde yürürken bir an çocuklara kötü örnek’ olmamam gerektiğini unutup Dilek’e “Lan işimiz birince şurda bir kahve içsek” deyince, Totti bana dönüp “Selma apla, sen de bizim gibi konuşuyosuuunn” diye yapıştırıverdi. İşte o anda zaten aramızda çoktan erimiş olan buzlar kaynama noktasına ulaştı. Tünel’e gidip gitarı aldık, Totti pek mutlu oldu ama delikanlılığa da leke sürdürmemek için soğukkanlılıkla teşekkür etti. Dilek’in kardeşini de alıp Asmalımescit’e gittik. Cafede ben menüye bakıp limonata içeyim bari der demez, Totti garsona inanılmaz bir özgüvenle “Dilek Abla, Selma Abla ve ben limonata istiyoruz, Dağcan abi daha karar vermedi” diyerek liderimiz olduğunu kanıtladı. “Kardeşim bu ne rahatlık, bu ne sevimlilik, sanki her gün burda takılıyosun” diye çıkıştım kendisine, huzur ve neşe dolu bir aileymişçesine kahkahalar attık. Akşam Totti’yi eve bıraktığımızda hepimiz çok mutluyduk.

Bir de Yunus Emre vardı o gün mahallede arayıp da bulamadığımız. Dünya tatlısı, avukat ya da yardımsever olmayı kafasına koymuş, efendi, çalışkan, şakabaz bir insandı o da.



Dün okula giderken Topkapı civarında gaza gelip “Ya Dilek Yunus Emre’yle Totti’yi de alıp götürelim okula” diye tutturdum. “Bütün dönem temsiliyet sorunu üzerine konuşmadık mı? Fotoğrafçının, yönetmenin, nasıl kendi bakış açısıyla illa ki manipülasyon kattığını, bir yeri ancak oralının en iyi temsil edebileceğini? Hem de Yunus Emre benim bilmeceli fotoğraf albümümün, Totti de senin filminin kahramanları, görsünler işin sonuçlarını” Ani bir manevrayla Sulukule’ye döndük. Artık bizi tanıyan ve iyiden iyiye kankaya bağlayan mahalleliyle hoş beşi kısa kesip, Totti’nin evine gittik. Önceki gün kolunu kırmasına ve dün de 5. sınıf mezuniyet balosu olmasına rağmen, teklifimizi heyecanla karşılayan Totti ve en iyi arkadaşı Yunus Emre ile birlikte Sulukule’den Kuştepe’ye doğru yola çıktık.

Çocuklar ilk defa üniversite gördükleri için çok heyecanlılardı: Yunus Emre, öve öve bitiremiyordu: “Ne güzel bilgisayarlar var her yerde. Tostlar da süpermiş, önlük de giyilmiyo, sabah zorla beden dersi de mi yok? Hem de haftada 3 gün mü geliyosunuz sadece? Oooooh!

Gayr-ı ihtiyari, hasta oldular Bilgi’ye ve genel olarak üniversite konseptine.

Sonra derse girdik, ikisi de son derece rahat ve sevimli tavırlarıyla sempati toplarken, bizden önce sunumunu yapacak olan arkadaş başına geleceklerden habersiz filmini gösterdi. Sonra ne anlatmak istediğini açıkladı. Sorular kısmına geçtiğimizde herkesten önce söz alan Totti, “Orada selülit kremleriyle ilgili bir reklam vardı, neden o kızı öyle kullanmışlar, reklamların amaçları hedede, hödödö” diye birşeyler söylemeye başladı. Sunum yapan arkadaş, “Aman da ne sevimli, soru da sorarmış” edasıyla sıvışmaya çalışsa da, Totti cevabını istiyordu en önde kırık koluyla. İstediği cevabı alamayınca, kendisi reklam sektörünün insanları insanlara nasıl pazarladığından bahsetmeye başladı. Ben yine içimden “Ya kardeşim, biz 19 senedir aksatmadan okula gidiyoruz, memleketin ve gayrı memleketlerin en iyi okullarında okuduk, bu kadar özgüvenimiz yok, sen ne ayaksın?” diye geçirirken bir yandan da sevinip gururlanıyordum.

Sıra bana geldiğinde hazırladığım fotoğraf albümünü sınıfa verip projeyi anlatmaya başladım. Görmediğimiz şehirler hakkındaki algılarımızın, bu şehirlere ait görüntülerin genelde kalıp imajlardan oluştuğunu ve kartpostalların bizi nasıl genellemelere sürüklediğinden bahsettim. Kartpostalı olmayan şehirler hakkında ne düşünüyorduk? Kartpostallar ne kadar gerçeği yansıtıyordu? Şehirler, landmarklardan, binalardan mı ibaretti? Binaları yıkık olanlar ne yapacaktı? Filistin deyince ne geliyordu aklımıza? Protesto ve savaş görüntüleri mi? Sulukule deyince, neşeli, durmadan göbek atan insanlar mı? İki bölge ne kadar zıt algılara işaret etse de aslında birbirlerinden ayrılamayacak derecede çok benziyordu birbirine. Hazırladığım fotoğraf albümü bu Sulukule ve Filistin mülteci kamplarından insan ve yıkık bina fotoğraflarından oluşuyordu. Binaları olmasa da insanlarıyla var olan şehirlerdi bunlar. Albümün her sayfasında solda iki sağda iki olmak üzere iki fotoğraf vardı. İkisi Filistin, ikisi Sulukule’den olan bu fotoğraflardan hangisinin nereye ait olduğunu bulmanızı istiyordum. Fotoğrafların yanlarındaki kutucukların altına bakarak da cevabınızın doğru olmadığını kontrol edecektiniz.

Hoca projeyi çok beğendi, sınıftakiler olumlu yorumlar yaptılar. Dilek’in filmi de harikaydı. Çocuklar da iki projeyi çok beğendiklerini söylediler. Onların adına onları anlatmadığımız, onlarla birlikte bu işi becerdiğimiz için biz de pek memnunduk. Saat 8′de mezuniyete yetişmek üzere sınıftan çıktığımızda dördümüz de sevinç içindeydik. Ayrı ayrı sarılıp, öpüştük, el ele gönül gönüle Sulukule’ye geri döndük. Maalesef mezuniyet balosu bitmişti biz döndüğümüzde. Totti biraz üzüldü, ben ondan da çok üzüldüm ama Yunus Emre’nin aksine okumayı düşünmeyen Totti’nin Bilgi’yi gördükten sonra fikri epey değiştiği için kendisine ilkokul 5 mezuniyeti olduğu saatlerde bir üniversitede yüksek lisans dersine onur konuğu olarak katılmasının bir işaret olabileceğini söyledim. Onayladı, Temmuz’da bu kez onlar bize bir sürpriz sözü verdiler. Harika bir gün geçirmiş olmanın ve yeni arkadaşlar kazanmanın sevinci ve ödevlerimi bitirmiş olmanın rahatlığıyla eve döndüğümde çok mutluydum.

Bu maceranın sonu…

 

İşgücü ya da savaş, doğal felaket gibi sebeplerle yerlerinden göç etmek zorunda kalan insanlarla ilgili yapılan çalışmalar, sosyal bilimler çalışmalarında ortak bir merkeziyete işaret ederler. Milli sınırlar ve insanların mobilitesi, ‘burası’, ‘orası’, ‘biz’ ve ‘öteki’ kavramlarının doğuşu ile yakından ilişkilidir. İnsanlar ve mekanlar arasındaki ilişki, etnik milliyetçilik kavramı ile bağlantılı olsa da tam bir açıklama için yetersiz kalacaktır.

Binlerce yıldır insanların toprak hakimiyeti için birbirlerine karşı verdikleri mücadele, kendilerini ve birbirlerini tanımlamada kullandıkları en önemli araçlardan biridir. Yaşadıkları toprak parçasıyla kimliklerini oluşturan bireyler ve toplumlar, bu topraklardan sürüldüklerinde ya da bu toprak üzerinde yaşamaya devam ederken hakimiyetlerini kaybettiklerinde kimliklerinin de değişime uğraması kaçınılmazdır. Bu toprak mücadelesinde failler ve kurbanlar değişse de, davranış kalıpları büyük ölçüde aynı kalır.

 

Memleketlerinden ayrılmak zorunda kalan insan gruplarının sosyal kimliklerinde yaşanan değişimin en çarpıcı örneklerinden biri Filistin’dir. İsrail işgaliyle ortaya çıkan Filistinli mülteci kimliği hala devam eden bir üretim sürecidir (Hall, 1994). Kendi ve öteki arasındaki karşıtlık temelinde gelişen bu kimlik, farklı seslerin yükseldiği düzensiz bir diyalog sürecinin değişken yansımalarını kapsar. Dinlemeye değil konuşmaya dayanan bu diyalog sürecinde değiş tokuş edilen bilgi, olumlu ‘biz’ kimliğini oluştururken, ‘öteki’ kimliğini karşıt bir olumsuzlamayla etiketler. Çoğu zaman bilinçsizce süren ve bir amaca hizmet eden bu politik kimlik oluşturma sürecinde devletsiz ve yurtsuz olan Filistinli mülteci kimliği, İsrailli kimliğine nazaran daha değişkendir. Adını ve amacını yerden alan bu kimliklerin şiddetli kavgasının temel noktasını, toprak üzerindeki hakimiyet savaşı oluşturur. (Gupta & Ferguson, 1997)

 

İsrail-Filistin örneği bir sömürgecilik çeşidi midir? Sömürgeciliğin temel prensiplerinden olan uzaktan gelen yabancı grubun yerli halka hükmetmesi durumu Filistin örneğinde farklı olmuştur. İsrail kurulmadan önce de Filistin topraklarında yaşayan ciddi bir Yahudi nüfusu mevcuttur. Aliyah göçüyle gelen yüzbinlerce Yahudi ve ülke kurulduktan sonra İsrail’in aldığı pozisyon göz önüne alındığında, bu durumu klasik sömürgecilik anlayışı içinde incelemek yetersiz kalacaktır. Diğer yandan sömürgeciliğin ayrılmaz bileşeni ırkçılık ve etnik ayrımcılık ise yoğun biçimde sürmektedir. Kudüs ve İsrail içinde yaşayan Filistinliler’le olan ilişkilerinde segregationist bir yol izleyen İsrail, Batı Şeria ve Gazze’de tamamen izolasyonu seçmiştir.

 

Sosyal ve toplumsal koşullara ek olarak devam eden ekonomik sömürü ise güç dengesizliğini arttıran bir başka boyuttur. Filistin’in iktisadi tüm hareketleri, İsrail devleti tarafından denetlenmekte ve kaynakları tahrip edilmektedir. 1967 İsrail işgalinden beri Gazze İsrail ürünlerine mahkum konuma düşmüştür. İsrail bir yandan Gazzeliler’i kendi ürünlerini satın almaya mecbur bırakırken, bir yandan da ucuz işgücünü kullanmıştır. Özellikle yerleşkelerin inşaatlarında Filistinliler’i düşük ücretlerle ve sigortasız olarak çalıştırarak, hem siyasi baskısının dozunu arttırmış hem de ekonomik olarak büyük avantaj sağlamıştır.

 

1967’den beri İsrail hükümetinin uyguladığı bir gelir vergisi olan Arnona, Doğu Kudüs’te yaşayan Filistinliler’in tümünden alınırken, İsrail yerleşimcileri bu vergiden muaf tutulur. Örneğin Kiryat Arba’da bir villada yaşayan İsrailli vergi ödemezken, Doğu Kudüs’te kirada oturan bir Filistinli vergiyi ödemek zorundadır. Yıllık ortalama bin Amerikan doları olan bu vergi yüzünden halen Kudüs’te yaşayan Filistinli nüfusun %80’i İsrail devletine borçludur.

 

Ekonomik sömürünün bu konudaki bir başka örneği de 2000 yılında ikinci intifada ile kaldırılan yerleşkeler sonrası, İsrail ekonomik tutumunu daha da sertleştirerek Mısır sınırında ithalat ve ihracatı durdurması olmuştur.

 

Tüm bu koşullar altında Filistinli ne yapacaktır? Siyasi ve sosyal düşmanlığın ötesinde hayatta kalabilmek için kaynaklara ulaşmasının en kolay yolu sessiz tecavüzdür. Sessiz tecavüz, sıradan insanların, hayatta kalma ve yaşamlarını iyileştirme arayışlarında mülk ve iktidar sahiplerine karşı sessiz, yaygın ve kapsamlı ilerleyişidir (Bayat, 107). Bu ilerleyiş, belirli bir ideoloji ve örgütlenmeden yoksun kolektif eylemler de içeren devamlı bir hareketlilik olarak tanımlanabilir. ‘Gündelik direniş’ten temel farkı, mücadelenin kendileri ve ait oldukları toplum pahasına değil, iktidar, zenginler ve dışına itildikleri toplum pahasına yapılıyor olmasıdır. Bu mücadele, hayatta kalma stratejisinin bir parçası olmakla birlikte, bununla sınırlı kalmaz. Devlet düzenini sarsacak biçimde kolektif suç eylemlerine dönüşebilir. Kamusal mekanın denetimini ele geçirebilir, kendi fırsatlarını yeniden yaratır, işportacılığı getirir, sokakları ruhsatsız fiili otoparklara dönüştürür. Su ve elektrik gibi kolektif hizmetleri yasadışı ve ücretsiz olarak kullanmaya başlar. Stratejinin elinden aldığı mülkiyet hakkını gecekondular yaparak kendi taktiğiyle mücadelesini sürdürür.

 

Hükümetler, bu etkinliklerin devlet, mülkiyet sahipleri ve toplum pahasına yürütüldüğünü bilmelerine rağmen kendi işlerini yaratarak kendi başlarının çaresine baktıkları için çok ileri gitmedikçe madunların sessiz tecavüzüne göz yumarlar (Bayer, 111).

 

Filistin gibi otoriter bir devlet baskısı altında olan, çalışma, eğitim ve genel olarak yaşama hakları sınırlanmış, aile bağları güçlü halkların sessiz tecavüzü bir yaşam biçimi haline getirmesi, içinde bulunduğu sosyal, ekonomik ve politik koşullar göz önüne alındığında, kaçınılmazdır. İsrail devleti, Filistinliler’in toplu talepte bulunmasını daha riskli ve zararlı gördüğünden, hukuk dışı bir bürokrasiye, hırsızlığa, işportacılığa göz yumar. Bu taktik, özellikle işgal ve savaşla mücadele eden bir ülkede, insanlara esneklik ve çeşitlilik sağlasa da bir süre sonra örgütsel, finansal ve yasal olarak yetersiz kalacağından uzun vadeli bir çözüm değildir.

 

Filistinliler’in haklarını almak için kendilerini savunacakları bir platform ya da kurumsal mekanizma yoktur. Baskı uygulayacakları ya da kendilerini ifade edebilecekleri bir ortam olmadığından önce temel gereksinimlerini karşılamak için gerekli kaynaklara ulaşmanın yollarını bulurlar. Daha sonra ise İsrail’e ve yaptıklarına karşı olduklarını göstermek için Cuma namazları sonrası toplu protestolar düzenler, kamplarını saran askerleri taşlarlar. İsrail ise kendini ifade etme platformu olarak lobileri seçer ve medyayı kullanır. Böylece iki taraf da protestolarını farklı araçlar yoluyla sürdürürler. Barışa değil, haklılığa ve kazanmaya yönelik bu eylemler, çatışmanın devamını sağlayan önemli etkenlerdendir.

 

Bir toprağa, geçmişe ve insan grubuna ait olma iddiası olarak milliyetçilik anlayışı, ortak bir dil, kültür, gelenekler bütünün oluşturduğu ‘memleket’ olgusunun devamı için bu değerlere sıkı sıkıya bağlanarak olası tahribatlardan kendini korumaya çalışır ve ‘sürgün’den korunmaya çalışır. Tüm milliyetçilik anlayışları, başlangıç dönemlerinde bir yabancılaşma durumunun devamı olarak gelişmişlerdir (Said, 176). Yabancılaşmadan kurtulmak için benimsenen değer ve niteliklere sahip olmayanlar ise ‘öteki’ olarak belirlenir. Toprak üzerinde siyasi, ekonomik, tarihi ya da dini nedenlerle hak iddia eden ‘biz’ler, eski zamanlarda ‘öteki’leri sürgüne gönderirken bugün mülteci yaparak yersiz yurtsuz bırakır.

 

Sürgün, milliyetçilikten farklı olarak devamlı olmayan bir biçimde var olmaktır. Sürgündekiler, köklerinden, topraklarından ve geçmişlerinden koparılmışlardır. Sürgünlerin devletleri ve orduları yoktur ama olması için -koparıldıkları bağlar ile tekrar bütünleşmelerini sağlayacak araçlar olarak- büyük bir istek duyarlar. Buradaki önemli nokta, güçlü bir ideolojiden yoksun olan sürgünlerin bugünün dünyasında bölünmüş ve yarım kalmış tarihlerini yeniden inşa etmelerinin neredeyse imkansız olmasıdır (Said, 177). Bu durumun en belirgin örneklerinden biri, iki sürgün toplumun, İsrail ve Filistin’in, bir toprak parçası üzerindeki katı milliyetçiliklerle şekillenmiş bitmeyen çatışmasıdır.

 

Sürgün, paylaşmayı ve empatiyi reddeder. Biz ve öteki arasındaki ayrımı net ve katıdır. Biz içinde güçlü bir dayanışma ve paylaşım hakimken, ötekilere karşı şiddetli bir husumet vardır. İki taraf da aslında aynı durumda ve yerde olduklarını, haklılıklarının ve haksızlıklarının aynı temellere dayandığını görmek istemezler. Filistinliler’in kaderi tarihleri boyunca ırkçılık ve ayrımcılığa uğramış bir sürgün toplum tarafından sürgün edilmek olmuştur. Her şeyden çok bir vatana özlem duyan Yahudiler içinse toprak ve yurt edinme diğer tüm faktörlerden önemli duruma gelmiş, bir kez daha yok olma tehlikesini göze almaktansa fail olmayı benimsemek, kabul edilebilir olmuştur.

 

Sömürgecinin onu otorite konumuna getiren tüm ilişkilerine ve sömürge sistemine, sistemdeki pozisyonlarına ve rollerine sıkı sıkıya bağlanması kaçınılmazdır. Sahip oldukları tüm ayrıcalıklar, kimlikler, içlerinde aktif olarak bulundukları sömürge sisteminin devamına bağlıdır. İsrailli, kendisinden nefret edildiğinin farkındadır, pozisyonunu ve bu durumun olumsuz getirilerini kabullenmiştir. Ancak bu nefretin gereğinden fazla olduğunu düşünür. [1] Bu kabul ile birlikte kalıcı bir barışın yolunu teknik olarak en başta yok etmiş olur. Tek olumlu ihtimal, her şeye rağmen edindiği bu roldeki belirsizlikleri ve huzursuzlukları ortadan kaldırmak için sarf edebileceği çabadır (Memmi, 51).

 

Siyasi olarak baskı altında tutulan, ekonomik olarak sömürülen, sosyal olarak aşağılanan ya da yok sayılan bir toplum kendisini nasıl ifade eder? Filistinliler’den ahlaki olarak ırkçılığa, düşmanlığa ve şiddete başvurmamasını beklemek hangi ahlaki kriterlerle belirlenmiştir? Diğer taraftan baskıcı, zalim, sömüren konumundaki sömürgeci imgesi de aynı şekilde İsrailli tarafından içselleştirilmiştir. Evinde demokrat bir aile reisi, işyerinde adil bir çalışan ya da sorumluluk sahibi bir İsrailli, Filistin konusunda tahammülsüz bir faşiste dönüşebilir. Ayrımcılığa ve adaletsizliğe açıklamalar getirebilir hatta ‘gerektiğinde’ işkence ve katliamlara dahi onay verebilir. Aynı şekilde ailesi ve arkadaşları arasında son derece iyi niyetli, yardımsever, saygılı bir Filistinli genç, soğukkanlılıkla bir intihar komandosuna dönüşerek eyleminin gerekliliğine inanarak, cinayet işleyerek cennete gideceği fikrine kendini kaptırabilir. Bu durum, yine ahlaki değerlerin ve inançların sömüren-sömürülen taraflarında ayrı ayrı ele alınıp değerlendirilmesinin gerekliliğini ortaya koyar.

 

Sömürgeci kimliğini kabul etmek, meşru olmayan ayrıcalıklı bir konumu kabul etmek anlamına gelir. İsrail içinde daha düşük sosyo-ekonomik düzeyde yaşamak yerine Batı Şeria’daki 150 illegal yerleşkeden birinde ekonomik olarak çok daha iyi hayat koşullarında yaşamayı seçen İsrailli, bu konumunu korumak için elbette bu toprakların kendisine ait olduğunu sonuna kadar savunacaktır. Hukuki ve ahlaki olarak meşruiyetini ve zaferini destekleyecek bir argümanı olmadığından şiddet ve düşmanlıkla pozisyonunu sağlamlaştırmaya mecburdur. Zaferi tümüyle kazanmak için tarihi, hafızayı manipüle edecek ve kanunları yeniden yazacaktır (Memmi, 53).

 

Sömürgeciler, sömürge durumunun kendilerine sağladığı elverişli var olma koşullarından metropolde yararlanamayacak olan vasat insanlardır. Ayrıcalıklarını zorbalıkla güvence altına alan anavatan efsanesini zorla ayakta tutarak yaşamlarını sürdürürler. Batı Şeria’daki yerleşkelerde yaşayan İsrailliler’in çoğu çalışmaz, tüm giderleri karşılanır, genelde dindar olanlar seçilerek kutsal bir amaç uğruna orada olduklarına inandırılırlar, en belirgin amaçları çocuk yaparak çoğalmaktır. Her zaman ya en ırkçılar ya da en dindarlar bu yerleşkelere koyulur. Her sömürgeci ulusun faşist eğilimler taşıması kaçınılmazdır.

 

Sömürgecilik tarihinde sıklıkla rastlanan din odaklı sömürgeleştirme, dini bir araç olarak kullanma, örneğin Belçika Kongo’sunda Kimbangu hareketi gibi, Filistin’de yaşanmamıştır. Yahudilik, doğuştan sahip olunan bir din olduğundan ve tebliğ yapmadığından, Filistinliler’e kendi dinini ya da değerlerini benimsetmeye çalışmamıştır. Bugün hala birbirinden 200 metre uzaklıkta bulunan yüzlerce mülteci kampı ve yerleşkeler arasında hiçbir sosyal- ekonomik-siyasi ilişki yoktur. İsrail kendi uygarlığının üstünlüğüne inansa da, asimilasyon siyaseti uygulamaz. Çünkü asimilasyon siyaseti statü eşitliğine dayanır ve zamanla sömürgecinin kendi ayrıcalıklarını kaybetme riskini taşır.

 

Sömürgecilerin yerli kadınlarla ilişki yaşaması ya da evlenmesi görece hoşgörülürken İsrail-Filistin meselesinde böyle bir durum sözkonusu değildir. Aksine İsrail’de, Yahudi vatandaşlar ile Yahudi olmayan vatandaşların evlenmeleri yasaktır.

 

 

İsrailli’nin sömürüsünü devam ettirmekten başka çaresi yoktur. Diğer sömürge örneklerinden farklı olarak, gidebileceği bir anavatanı yoktur. Her ne kadar siyasi ve ekonomik olarak ABD ve AB’den güçlü bir destek sağlıyor olsa bile, bu toprakları vatan olarak benimsemiştir. Çözülmemek ve dağılmamak için sömürüsünü sonuna kadar savunmak zorundadır.

 

 

Toplum düzeyinde sömürünün ve saldırırının haklı çıkarılmaya çalışılan açıklaması ‘Biz kendimizi savunuyoruz, duvarı teröristlerden korunmak için yaptık’ ifadeleriyle sağlanır. Yüzyıllar boyunca zalimlerin ayrımcılığına uğramış bir halk, zalim pozisyonunu kendisine yakıştıramadığından ‘savunma’ argümanına başvurur. Bu yüzden de kendi askerleri sadece 8 kilometre uzakta Filistinli hamile kadınların duvardan geçmesine izin vermeyip, ölmelerine göz yumarken, onlar klimalı soykırım müzelerinde 60 yıl öncesinin görüntülerini izleyerek hafıza tazeleyip, geçmişe saplanıp, şimdiki zamanı ve onun geçmişindekiyle aynı durumda olan ‘öteki’ ile empati kurmayı reddederler. Farklı mekan ve zamanlarda aynı kaderi paylaşmış iki halk, şimdi aynı mekan ve zamanda birbirini anlamaktan çok uzakta, kendilerini yüceltirken, karşısındakini aşağılayarak varoluşunu haklı çıkarmaya ve kimliğini korumaya çalışmaktadır.[2]

 

 

Sömürgeci ırkçılığın üç temel ideolojik bileşeni vardır: Bu bileşenler, sömüren ve sömürülen kültürler arasındaki uçurum, bu farklılıkların sömürenin yararına kullanılması ve bu varsayılan farklılıkların mutlak olgusal standartlar olarak kullanılmasıdır. Karşılıklı olarak farkları aramak kendi içinde ırkçı olmasa da ırkçı yaklaşım içinde önemli bir yer tutar ve açıklayıcı bir işleve sahiptir. Sömürgeci, bu farkları çok kültürlü bir toplum kurmaya katkı sağlayacak şekilde kullanmak yerine, kendisini sömürülenden üstün konumlandırmak için vurgular. Bu farklılıklarda, sömürülenin nitelikleri her zaman alçaltılır ve sömüreni haklı çıkarmak için kullanılır. Burada en önemli nokta, sömürülenin davranışsal, tarihi ya da coğrafik özelliklerinin sömürenden izole olarak açıklanmasıdır. İsrail, tarihini anlatırken, bir devlet olmadan önce yüzyıllarca Filistinlilerle paylaştığı ortak tarihten, ya da ortak etnik kökenden söz etmez. İki tarafın bakış açısından anlatılan hikayeler birbirine tamamen zıttır ve iki taraf da değişimi kesinlikle reddeder.

 

Himayeci sistemde, etniler arası ilişkiler, efendi- hizmetkar modeline uygundur. Sayıca küçük olan bir egemen grup, egemenliğini akılcı hale getirirken, öteki grubu aşağılar ve çocuksu görür. Egemenlik altındaki grup ise bu koşulu içselleştirerek efendisinin ona dayattığı imgeye ayak uydurur: çocuksu ve sorumsuz davranmaya başlar. (Schnapper, 257). Filistin- İsrail örneğinde ise durum farklıdır. İki tarafın nüfusu neredeyse eşittir. Filistin kurban pozisyonunu benimsese de, getirdiği toplumsal hafıza, kültürel altyapı gibi faktörler sebebiyle İsrail’i efendi değil, düşman olarak görür. Dini, etnik ve kültürel farklılıklar iki tarafta da çok güçlü ve birbirine zıttır. Ne İsrail Filistin’i kendisine benzetmeye çalışır, ne de Filistin İsrail olmaya özenir. Filistin benimsediği maduniyetle çocuksu ve sorumsuz davranır fakat bu durum büyük ölçüde yoksunluğun bir sonucudur.

 

Yoksunluk- saldırganlık- yansıtma sıralamasını kapsayan varsayıma dayanan “günah keçisi kuramı Filistinliler’in yoksunluğunun saldırganlığa dönüşümünü açıklamada yol göstericidir. Yoksunluk saldırganlık duyguları yaratır. Saldırganlık ise savunmasız masumlara yönelir. Bu sırada uygulanan şiddet ise daha sonra, olumsuz yargılar ve stereotiplerle akıcı hale getirilir. Kendi zorluklarını başkasının üzerine atmak, bireylerin ve grupların iç çatışmalarını çözümlemelerini sağlayan bir savunma mekanizmasıdır. Dış düşmanın varlığı, bir grubun kaynaşmasına önemli katkı sağlar (Schanpper, 137).

 

Sömürgeciler ile sömürge halkından oluşan toplum, her bireyin öteki ile ilişkisine göre tarif ettiği bir sistem yaratır. Sömürgeci ve sömürülen rolleri birbirini besler. Bu yüzden, sömürgeci ile sömürülen arasındaki ilişki yok edici olduğu kadar aynı zamanda yaratıcıdır. Sömürgeciliğin iki tarafı olan sömürgeci ile sömürüleni yok eder ve yeniden yaratır: Bunlardan biri zorba , kısmi, uygarlık dışı, hilekar, yalnızca kendi ayrıcalıklarıyla ve her ne pahasına olursa olsun bu ayrıcalıkları savunmakla meşgul olan bir yaratık olarak çirkinleştirilir; öteki ise baskı altındadır, gelişimi durdurulmuştur, ezilmişliğiyle bütünleşmiştir. Sömürgeci, sömürülenin insanlığını tanımayı reddederek ona bir insan gibi değil, bir yığın gibi (hepsi birbirinin aynı, hepsi tembel…) ya da hayvan gibi davranır. Sömürgeci, sömürdüğü halkı kötülüğün en özlü bileşeni olarak görür. Sömürge halkının yapabileceği tek şey, sömürgecinin gözünde giderek kötüleşen imgesini içselleştirmek, kendini küçük görmeyi kabul etmektir.

 

Bu durumda sömürgecinin yapabileceği tek şey ise ya bu durumdan kaçmak ya da orada kalarak belirsizlik ve huzursuzluk içinde yaşamaktır. Geri kalanlar da zaman içinde sömürgeci olur, yani sömürgeci olgusunu kabul ederek, kimi ayrıcalıklar elde ederler. (Schnapper, 243)

 

Sömürge halkının başına gelebilecek en olası durum erimektir. Filistin buna karşı koymak için eğitime büyük önem verir ve günlük hayatın her alanında kültürünü korumaya çalışarak mücadelesini sürdürür.

 

Ayrımcılığın sorumluluğu kime aittir? Sosyal psikologlar, önyargı ve ayrımcılığın temelinde kurbanların değil faillerin ortak özelliklerini vurgularlar. Bu durumda kurban, ona sürekli olarak atfedilen değersizleştirici özellikleri içselleştirir ve ona dışarıdan sürekli dayatılan imgeye uygun davranır. Böylece, devamlı bir kaygının hazırladığı davranışı ve kendisini kurban eden önyargıları doğrulamış olur. Ötekilerin kurban üzerine benimsedikleri gösterimler, kurban tarafından içselleştirilir. (Schnapper, 141). Örneğin Filistinliler kendi geleneğini ve kimliğini küçümsemeye başlar, madunluğu içselleştirir ve kendisini madun pozisyonuna mahkum ederler. Geçmişten bugüne taşıdıkları tarihi ve kültürel kimliklerini bir kenara bırakıp, kendilerini yalnızca İsrail düşmanlığı ve kurban pozisyonu üzerinden tanımlamaya başlarlar. İsrailliler, Filistinli teröristlerin, Filistinliler ise İsrail’in devlet terörünün kurbanı olurlar.

 

 

İsrail, varoluşunu sürdürmek için güvenlik gerekçelerine, Filistinli ‘terörist’lere muhtaçtır. Bir başka insana ya da topluma çektirilen acı ile devam eden bir hayat daima suçluluğu da bilinçdışında taşımaya mahkumdur. Kendini ve halkını, ‘öteki’leri sosyal baskı altında tutarak ve ekonomik olarak sömürerek oluşturulmuş bir kimlik, kültürel ve tarihi üstün olarak üstün görme iddiası her sömürgecinin kalbinde taşıdığı temel suçluluk ve utanç hislerinin önünde olmaya devam ettikçe, İsrail fail, Filistin kurban olmaya devam edecektir. Ancak içlerinde bulundukları pozisyonları ait oldukları kimliklerden bağımsız olarak değerlendirip ‘öteki’ni anlamak için bir araç olarak kullandıklarında, henüz barıştan olmasa bile dinlemeye dayalı bir diyalogdan söz etmek mümkün olacaktır.

 

KAYNAKLAR

Bayat, Asef. 2004. Ortadoğu’da Maduniyet Toplumsal Hareketler ve Siyaset. İstanbul:İletişim Yayınları.

Gupta, Akhil, and Ferguson, James, eds. 1997. Culture Power Place. Durham and London: Duke University Pres.

Hall, Stuart. Patrick Williams and Laura Chrisman eds. 1994. “Cultural Identity and Diaspora.” In Colonial Discourse and Postcolonial Theory,. New York: Columbia University Press.

Memmi, Albert. 1965. Colonizer Colonized. New York: Orion Press.

Said, Edward. 2000. Reflections on Exile and Other Literary and Cultural Essays. London: Granta Books.

Schnapper, Dominique. 2005. Sosyoloji Düşüncesinin Özünde Öteki ile İlişki. çev. Ayşegül Sönmezay. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları

http://www.hagada.org.il/eng/modules.php?name=News&file=article&sid=159

http://www.hagada.org.il/eng/modules.php?name=News&file=article&sid=163

http://www.jcser.org/english/arnonatax.html

http://www.ujia.org.il/asp/aliyah_klita_sections.asp?id=28&back=Rights

http://www.zmag.org/content/showarticle.cfm?ItemID=7777


[1] Joseph Eötvösz: “Antisemit, Yahudilerden gereğinden fazla nefret eden kişidir.”

[2] Golda Meir: Filistinli diye bir şey yoktur.” Menachim Begin: “Filistinliler iki bacak üzerinde yürüyen hayvanlardır.” Ehud Barak: “Filistinliler timsahlara benzerler.” Moshe Ya’alon: “Filistinliler bir kanserdir ve ancak kemoterapi ile tedavi edilebilir.” Rabbi Yaacov Perin: “Bir milyon Arap bir araya gelse bir Yahudinin tırnağı etmez.” İsrailli askerlerin bir kısmı Filistinliler’in hayvan olduğunu bu yüzden insan haklarının onlar için sözkonusu olmadığını belirtir.

« Yeni Yazılar - Eski Gönderiler »