Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Son Baskı

Sözümü tutamadım. Antep’te yazamadım, hatta okuyamadım da. Burada çok ilginç bir 9 ay geçirdim ve pek yakında temelli ayrılıyorum. Birkaç hafta İstanbul’da kaldıktan sonra Antep’in bana kazandırdığı en güzel şeylerden Aslı’yla, 8 aydan az olmamak kaydıyla paramızın yettiği kadar sürecek olan Asya kıtasının büyük bir bölümünü içine alan kocaman, heyecan verici, ucu sonu belirsiz bir seyahate çıkıyoruz.

Oralarda yazacak mıyım, bilmiyorum. Bu seyahatte olabildiğince plansız ve rahat olmak istiyorum. Rüzgar nereden eserse oraya gitmek, savrulmak, şaşırmak, yorulmak, zayıflamak, öğrenmek, yeni insanlar tanımak, eğlenmek, sonuna kadar merakımın peşinden gitmek istiyorum. Onun için söz veremiyorum. Güzel bir haberle ayrılıyorum buralardan. Bu blogda büyük bir kısmını yayınladığım Filistin günlükleri kitaplaştı ve dün KırmızıKedi yayınevi tarafından yayınlandı. Kitabın adı Filistin’e Gitmek. Kitabın baskıya gittiği gece İsrail’in gemi baskınını düzenlemesi garip bir tesadüf oldu. Sanırım kitabın anateması olan Filistin’e gitmek, İsrail’le ilişkilerin şu anki durumu itibariyle pek mümkün olmayacak. Belki de ben de bir daha hiç gidemeyeceğim. Bunları düşününce çok üzülüyorum ama siyaset isimli oyunda dengelerin geceden güne değişebildiğini hatırlayınca yeniden umutlanıyorum.

Kitap, blogu takip eden çoğu kişinin bildiği üzere 2006, 2007 ve 2008 yıllarında Filistin’e yaptığım 3 seyahatte tuttuğum günlüklerden oluşuyor. Kitabın son 16 sayfasında da bu seyahatlerden çeşitli fotoğraflar var.

Keyifli okumalar…

Selma

“You want me to go to the law? What for? You’re the Witness, the Lawyer, and the Judge!” says the Arab-Israeli hip hop band DAM, referring to the injustice Palestinians facing. Like the other hip hop bands in the region, DAM uses its melodies and lyrics as a form non-violent weapon. To get out the anger, to start a new form of resistance or simply to keep the youth away from extremism, hip hop seems to be the right way in the Palestinian journey.

In her film Slingshot Hiphop, Saloum tells us the story of hip hop bands in different regions of Palestine and Arab cities of Israel. All bands seen in the film live close to each other but most of them are not allowed to travel outside their city. Through music, they transcend the borders and get permission to perform concerts in other cities and get a chance to meet other hip hop bands. Even though the occupation leaves too little room for creative expressions of resistance, hip hop invents a new path by combining the history of the conflict, music and the daily life which is always affected by politics.

The documentary has a smooth but multidimensional narrative: One minute it feels like a Palestine- Israel introduction class with illustration of the map with the refugee camps, the other it is an MTV reality show revealing different music bands. Succesful on entertaining and educating at the same time, the film makes you feel what is it like to be there.

Slingshot Hophop is an eye opener to see what is going on behind the scenes and between the lines in Palestine while following the rappers, you will see collapse of stereotypes about Palestinian youth, family life and of course music. And it is going to remind you one more time: There is always hope for justice.

I was lucky to meet director Jackie Reem Saloum in Istanbul and had the privilege of spending one full day together. We toured Istanbul, discussed politics, talked about travelling and I asked her a few questions about the film.

Saloum shows us Palestine from a different angle with Slingshot Hip Hop. We talked about how music became a medium for resistance for the new Palestinian generation, and how to break the stereotypes of Arabs.

In Slingshot Hip Hop we see a portrait of Palestine and Palestinian youth that is different from what we are used to. Why did you choose this way to talk about a country which is usually only discussed in terms of its politics?

The Israeli occupation of Palestine, which has been going on for 60 years, is especially restrictive on the lives of young people, and kills their hopes. The rap groups that I discovered in 2002 are using music as a means of resistance. The way that the occupation and resistance affects the young generation’s life is usually ignored. Slingshot Hip Hop tries to show young people, music and resistance blended with the details of daily life.

One of the interesting points about the movie was the way it changed the perceived image of Arabs, and showed the meaning of women, family and hip hop in Palestinian society. How did you manage to capture these details?


The filming took 5 years, and we shot 700 hours of video. Since my mother is Palestinian, I am familiar with the social structure of Palestine and I wanted to show how different it is from how it is presented in the media. The fact that people of all ages come to the rap concerts, the support that musicians get from their families, the expressive force of the women – these things have usually been kept in the background of Palestine case. I tried to express these details, which actually form the basis of the resistance, together with the new medium of this resistance, the music.

Slingshot Hip Hop will be screened at AFM CEPA in Ankara (Eskişehir Road, across the street from METU) on 1 March, 2009 at 19h00

First photo, the band PR from Gaza (from sundance channel)

The other photos by M. Murat Kocaağa

Artık değil, şimdi değil, savaşmak için değil, romantikçe değil… Filistin’e şimdi gitmek isteyenler, bunu neden yapacaksınız?
Öncelikle Gazze değil şimdi, tansiyonun daha düşük olduğu zamanlarda bile ne Batı Şaria’da yaşayan Filistinliler’in, ne de yabancıların girebileceği bir yer değil. Çok çok özel izinlerle uluslar arası yardım kuruluşlarının çalışanları dışında Gazze’ye giriş ve çıkışlar tutulmuş durumda. Yüzlerce kadın, bu yüzden sınırlarda doğum yapıyor. Bu yüzden hastalar kontrol noktalarında ölüyor.
Tüm sorumluluğu İsrail’e ya da siz objektifler Hamas kışkırtmasına yükleyince vicdanınız rahatlıyor mu? İş bu boyutlara gelene kadar siz ne yaptınız? Ne kadar takip ettiniz olup biteni? Ne kadar iyileştirmeye çalıştınız Filistinlilerin yaşam koşullarını? Ne kadar eyleme döktünüz yürekten empatilerinizi? Ne zaman karar verdiniz gitmeye?
Çok romantiksiniz ve hayalperestsiniz ve cahilsiniz ve laf kalabalığısınız. İsraillilere taş atarsanız, onlar da tankla üzerinizden geçerse çözülüverir sorun değil mi? Yoksa orada ölüp şehit olmak niyetinde misiniz?
Yüzeysel kalplerinin akıllarını kör ettiği insanlar! Evet siz! Biraz gerçekçi olun, biraz büyüyün. Petrolü bedava dağıtıp, Filistin’e hiç yardım etmeyen Arap ülkeleri gibi “Kahrolsun İsrail”den bir adım öteye gidebilsin sözleriniz ki, samimiyetinize inanılsın. Yaktığınız İsrail bayrakları Filistinli bebekleri kurtarmıyor. Bu işin savaşarak düzelmeyeceğini, her zaman daha kötüye götüreceğini artık görün.
Beni yargılayıp yolunuza devam etmek sizi rahatlatacaksa öyle yapın. Söylediklerim sizi rahatsız ediyorsa, gerçekten işe yaramak istiyorsanız bunu sakinleşince yapın. Gidin, tanışın, paylaşın, çalışın, gönüllü olun…
Filistin’e acımayın, Filistin’i anlamaya çalışın.
Ve unutmayın!
Savaş kötüdür, hangi taraf hangi amaç için olursa olsun kötüdür. Ve kötülüğün yayılması için gereken tek şey iyilerin bir şey yapmamasıdır.


Gerçeküstü kısacık bir İran seyahatinin ardından 20 Ekim Pazartesi İran saatiyle 15.10, Türkiye saatiyle 14.40’da Farsça adıyla Serow, Türkçe adıyla Esendere sınır kapısındayız. Arada tarafsız bölge yok. Aynı binanın bir tarafı İran bir tarafı Türkiye. Humeyni portresinin önünde fotoğraf çektirip Türkiye tarafına geçiyoruz. Atatürk büstünün önünde de bir fotoğraf çekilip Van otobüsüne biniyoruz. Esendere- Yüksekova- Van yolunun kapalı olduğunu öğreniyoruz.

16:00- Yollarda can güvenliği olmadığı gerekçesiyle askerler yolu kapatmış, ne zaman açılacağı belli değil, sınırda bekleyen diğer insanlarla sohbet edip fotoğraf çekiyoruz.

17:00- Yoldan hala haber yok, karnımız aç. Babayiğit gümrük müdürü bize taze fasulye yediriyor.

18:00- Mesai bittiği için sınırdan çıkarılarak Esendere’den 40 kilometre uzaktaki Yüksekova sınırına gidiyoruz. 50 kadar tır ve Van’a gidecek 8 yolcu otobüsü var, hepsi sıraya dizilerek bekliyor. Askerler yanlarına yaklaştırmıyor, bilgi vermiyorlar. Uzaktan tüfeği doğrultup “geri gidin” diyorlar.

19:00 Otobüsteki yolcular ve şoförler Yüksekova’dan bilgi almaya çalışıyorlar. Olayların durulduğu söyleniyor ama yol hala kapalı. Yolun kenarındaki şantiyeye misafir olup çay içiyoruz.

21:00 – Hala haber yok. Şoför, iki yolcu ve ben 500 metre ilerideki kontrol noktasına gidiyoruz. Yolda mayınlar olduğu, yol kenarında PKK’nın konuşlandığı söyleniyor. Yol kapkaranlık ve sessiz, en ufak bir seste irkilerek ama bir cevap alma umuduyla askerlere yaklaşıyoruz. “Dur” emri geliyor. Biz duruyoruz, askerler feneri yüzümüze tutarak yaklaşıyorlar. 5 kişiler, yaşları 20-25 yaş arası, belki daha küçük. Panik halindeler, gerginler. “Yol kapalı, geçemezsiniz” diyorlar. İkinci bir emre kadar beklememiz söyleniyor. Otobüste 4 aylık bir bebek var, yemeğimiz yok, sabah uçağa yetişmemiz lazım desek de kar etmiyor. “Gece bu yol kapalı kalacak, sabah açılır mı belli değil, ne yapacağınız bizi ilgilendirmez” diyorlar. Çaresiz otobüse geri dönüyoruz. Sınır da kapalı, İran’a da giremiyoruz.

22:00 – Yolcular sakin ve sabırlı. Şoför 30 yıldır bu yolda gelip gittiğini daha önce hiç bu kadar uzun bir yol kapama görmediğini söylüyor. Sabah 10’dan beri bekliyorlarmış. Telefonla ulaştığımız kişiler haberlerde bu yolun kapalı olmasıyla ilgili bir şey olmadığını söylüyorlar. İstanbul’dan araba kundaklama haberleri, Doğubeyazıt, Van’dan eylem, yaralanma haberleri geliyor. Kafalar karışık.

23:00 – Hava iyice soğuyor. Otobüsün kaloriferleri çalışmıyor. Öndeki tırlardan birinden fena halde ayak kokan çuvaldan bozma battaniyeler geliyor. İki büklüm uyumaya çalışıyoruz. İçerisi havasız, bebek ara ara ağlıyor, horlayanlar çok, yarı uyur yarı uyanık sabahı ediyoruz.

06:00 – Hava aydınlanmış, hiç bitmeyecek gibi görünen gece sonunda bitmiş, sabah olmuş. Burnum donmuş, çok üşüyorum, karnım aç, yiyecek bir şey yok. Sabırlar tükeniyor, ne olacağını öğrenmek istiyor herkes. Otobüsler ve tırlar askerlerin yanına iyice yaklaşıyor.

07:00 – Atık yağlardan yapılma İran keklerinden yiyoruz. Asker karakoluna tuvalete gidiyorum. Duvarda makineli bir tüfek asılı. Asker sabahın köründe Yüksekova’da pembe ceketli Sydney haritalı çantalı bir hatun görünce şaşırıyor: “Türk müsün İranlı mı?” “Türk, ne zaman açılacak yol?” “Belli değil”. Askerlere malum ikinci emrin kimden geleceğini soruyorum, Yüksekova tugayından diyorlar. Ankara’nın 16 saattir bu yolun kapalı olduğundan ve yüzlerce insanın sefil vaziyette beklediğinden haberi var mı?

08:00 – Herkesin komutanım diye hitap ettiği uzman çavuş geliyor. Uçağa yetişmemiz gerektiğini söylüyorum ve ne zaman açılacağını soruyorum. “Yolda can güvenliği yok, biraz ileride tarayabilirler otobüsü, sizi koruyamayız” diyor. O zaman konvoya eskortluk edin önerimi duymazdan geliyor. Durum bu kadar ciddiyse neden sadece 6-7 asker var bu noktada? Soramıyorum. Uzman çavuş bir anda İstanbullu kızlara fors yapma gayretiyle burada vatanı nasıl koruduklarından, 23 yaşında olduğundan ve 3 yıldır terörle mücadele ettiğinden bahsetmeye başlıyor. Bu sırada kapatılan girişe bir ambulans yaklaşıyor. İçinde acil durumda bir hasta olduğu bilgisi geliyor. Bize kahramanlık gösterisi yapan asker “gebersin” diyor. Yanlış mı duydum acaba diye Esra’ya dönüyorum o da bana bakıyor boş boş. Yolcular “olur mu komutanım, insandır sonuçta geçsin” deyince “bizim askerlerimiz ölürken onlar yardım ediyor mu” deyiveriyor. Şaşkınlıktan dilim tutulmuş oturuyorum.

Uzman çavuş konuşmaya devam ediyor. Hakkari’nin iğrenç bir yer olduğunu, hepsinin soylarının kurutulması gerektiğini söylüyor. Bir yandan da PKK’dan “şu an yaptığımız her şeyi izliyorlar, sizi bırakırsak ileride kimlik kontrolü yapıp Türk olanları alırlar” diyor. Sadece 4 İranlı var, gerisi Türkiye vatandaşı ama benden başka kütüğü “batı”da olan yok.

O otobüsten inince yolcular dayanamayıp faşistliğine sövmeye başlıyorlar. O bu halktan nefret ederse, bu halk devleti nasıl sevsin diyorlar. Esendere, Hakkari/Van bölgesinin ticaret vasıtasıyla ekmek kapısı olduğundan, Yüksekovalılara gözdağı vermek için yolu kapattıklarını söylüyorlar.

09:00 – Uzman çavuş tekrar otobüse binip yanımıza geliyor. Sanki karar veren oymuş gibi bebek ve biz “bayan”ların hatırına geçişimize izin vereceğini söylüyor. Madem can güvenliği yok, şimdi nasıl bizi o yola gönderebiliyor? Akşam emir bekliyoruz derken yalan mı söylüyorlardı? Biz 18 saat, tam 18 saat neden bekledik, şimdi ne değişti?

09:15 – Sınıra benzeyen kontrol noktasından geçip sağa çekiyoruz. 18 saat boyunca bizi aramayan asker birden otobüsteki bütün eşyaları ve insanları boşaltıp aramaya başlıyor. Esra, ben ve bebeğin annesinden başka kadın yok. Kadınların üstü aranmıyor. Çantalarımıza bakılıyor. Askerlere bir koli kek veriliyor ve yola çıkılıyor.

10:00 – Yol boş, Yüksekova normal görünüyor, yoldan ilk geçen araç biziz. Sakin sakin giderken birden yanımda koridorda duran termos havaya zıplayıp patlıyor. Kurşun mu geldi diye bakıyoruz ama değil. Herşeye hazırız, çok yorgunuz, sadece Van’dan 13:40’da kalkacak olan uçağa yetişip eve gitmek istiyorum.

10:30 – Yeniköprü’de ikinci kontrol noktası tekrar kimlikler çıkıyor, yolcular iniyor, valizlere bakılıyor. Askerler hallerinden bezmiş görünüyorlar, kimliklere bakarken sohbet ediyoruz, gencecikler, İstanbul’u soruyorlar, üniversitelerimizi soruyorlar. Bu kadar stratejik noktalarda bu kadar tecrübesiz çocukların işi ne?

11:30 – Mola vermeden ilerliyoruz uçağa yetişmek için. Uyukladığım bir anda Esra uyandırıyor beni. Yolun kenarında kalaşnikoflarıyla gövde gösterisi yapan PKK’lı ya da sempatizanı birkaç kişi var. Şoför, otobüse bir şey yapmasınlar diye destek anlamında korna çalıyor. Hemen ilerideki kontrol noktasında da askerler durdurunca “komutanım nasılsınız” diye başlıyor söze. Sonra açıklıyor: “Burada yaşıyorsan iki tarafla da geçinmek zorundasın” orada yaşayanlar ve en basit haliyle hayatını devam ettirmeye çalışanlar, durumu kabullenmiş, PKK azıtmasın, devlet de halkı hor görmesin diyorlar. Kendilerini de bizden ayrı görmüyorlar. PKK otobüsü durdursa, seni alsa biz durur muyuz diyorlar, hem ne demek sen Türk’sün ben Kürt’üm, kardeşiz, ikimiz de bu vatanın evladıyız diyorlar. Bu laflar İstanbul’da klişe bir konferansta değil, Yüksekova’da, Başkale’de silahlar arasında bir yolculuğu beraber yaparken söyleniyor.

12:30 – İki ya da üç kontrol noktasından daha geçiyoruz. Otobüs durur durmaz kimliğimi çıkarmaya alışmışım artık, otomatik olarak çantamı açıyorum, bekliyorum. Sonuncuyu da geçince bir mola verelim diyorlar. Sadece yarım saat yolumuz kalmış ve uçağa ucu ucuna yetişebileceğim ama yapacak bir şey yok duruyoruz. O 15 dakikayı orada kaybederken artık sinirler boşalıyor ve ağlamaya başlıyorum. Bu uçağı kaçırmak istemiyorum. Bir gün daha burada kalmak, işime geç kalmak, 200 ytl uçak parası vermek, 30 saat içinde bir şeriat, bir laik devlet, bir TSK bir PKK arasında gidip gelmek istemiyorum. Uyumak istiyorum, eve gitmek istiyorum…

13:05 – Yolculardan ikisi onları bekleyen arabaya bindirip yetiştiriyorlar bizi havaalanına. Esra’nın uçağı 14:30’da, bekliyor. Ben aceleyle geçiyorum güvenlik kontrollerinden

14:00 – Uçak kalkıyor. Çok açım, molada da yemedim, param da yok, ikram da yok bu uçakta. Ankara’da duracak, tekrar kalkacak 5’te anca varır İstanbul’a, dayanabilir miyim o kadar? Çantalarımı indirip bozuk para aramaya başlıyorum. Fotoğraf makinemin çantasından bozukluk çıkıyor biraz. 6 ytl toparlayıp bir sandviç alıyorum. Günlerdir değiştiremediğim ve muhtemelen kokan kıyafetlerimle, takati kalmamış halde yiyorum sandviçi.

16:00 – Uçak Ankara’da durup yolcu alıyor, binenlerin yarısının üzerinde Fenerbahçe formaları var. Chelsea maçına gidiyorlarmış. Hey gidi dünya.

17:00 – Uçak Sabiha Gökçen havaalanına iniyor. Esra’nınki direk olduğu için benden önce gelmiş, otobüsle Kadıköy’e gidip yemek yiyoruz, şaşkınlık ve yorgunluğa sonunda İstanbul’a varmış olmanın sevinci ekleniyor.

20:30 Sonunda eve varıyorum. Tahran-İstanbul arası direk bilet alacak paramız olmadığından araba+uçak+araba+araba+otobüs+araba+uçak+otobüs+deniz otobüsü+araba denklemiyle tam 34 saat sürüyor. Biraz zahmetli de olsa “Hakkari gerisi yok gari”nin ne demek olduğunu bu 34 saatte öğreniyorum. Ve o uzman çavuşa katılmıyorum, bence buralar iğrenç değil. 18 saat bizi aç susuz gerekçesiz bekleten askerin sözlerine değil, bana tadı kötü de olsa bir kek veren, ayak da koksa bir battaniye getiren, o yolda, o otobüste kendimi güvende hissettiren insanların (ve evet onlar Kürt) insanlığına inanıyorum… İsimleri kısaltmalardan oluşan resmi gayrı resmi örgütlerin asla barış getiremeyeceğini görmemiz için, o kaderine terk edilmiş 18lik askerlerden kaçının daha ölmesi, o halka daha ne kadar insan değilmiş gibi davranılması gerekiyor, bilmiyorum…

Oldum olası devlet dairelerinde işini iyi yapmayan insanlara, saygısız konuşanlara, “sen” diye hitap edenlere, fena halde sinir olurum. Bu durumlarla karşılaşınca, şikayet etme değil durum düzeltme odaklı bir mizaca sahip olduğumdan çileden çıkarım, durum da genelde düzelmez. Amire şikayet etsen memuru korur, memura sövsen o sana geri söver, işin yarım kalır diye birşey söyleyemezsin bazen. Çoğu zaman işim hallolduktan sonra çatır çatır söylerim ben hatalarını…

Aynı durumlar özel sektörde olduğu zaman tamamen çileden çıkarım, kabul edilemez bir durum olur bu. O adam sürekli büyümek, kendini geliştirmek müşteri hizmet kalitesi vs. için oradaysa benim için hata yapma kredisi yoktur. İnsan olması ve benim insani değerlere olan sempatim, hataya sadece biraz daha geç tepki vermeme sebep olabilir.

Sıradan insanların yaptıkları haksızlıkları olmasa da sorumsuzlukları ve kabalıkları biraz daha kabul edebilirim. Hayatlarında maruz kaldıkları bir sürü saçmalığı düşünüp, yere tükürmelerine, yer vermemelerine, yüksek sesle konuşmalarına, küfür etmelerine çoğu zaman alınmam, müdahale ihtiyacı da hissetmem. Zaten bir de bunları taksam İstanbul yaşanmaz, dışarıda olduğum sürece acı çekilen bir yer olur benim için. O insanlara kızmak yerine neden öyle davrandıklarını analiz etmeye çalışarak geçiririm vaktimi.

Ev, iş, okul, arkadaş evlerinin hepsinin farklı semtlerle bulunması sebebiyle çeşit türlü toplu taşıma aracıyla devamlı hareket halindeyim. Kadıköy, Koşuyolu, Beylikdüzü, Cihangir, Bostancı, Taksim, Ataköy, Eyüp, Dolapdere, Mecidiyeköy, Üsküdar, Aksaray arası gidip gelirken, tren, otobüs, metrobüs, tünel, vapur, taka, minibüs, dolmuş, tramvay, metro olmak üzere neredeyse mevcut tüm toplu taşıma araçlarına biniyorum. Bunlardan cep telefonu kullanmanın yasak olduğu araçlar geçtiğimiz günlerde 4 gün önce cep telefonu kullanımına bağlı fren kitlenmesi ve ondan birkaç ay önce de cep telefonu kullanımına bağlı direksiyon kitlenmesi ve ikisinin sonucunda da kazalar ve ölümler yaşandı.

Önceden gördüğümde ses etmediğim bu olay bugün yine cereyan etti. Merter’den metrobüse binen 20-25 yaşlarındaki bıçkın delikanlı muhtemelen kız arkadaşıyla “titriyor musun canım, neden, kikiki, cimnastik mi yaptın, kikiki” şeklinde son derece gereksiz bir muhabbet yapıyordu. Zaten cuma akşamı iş çıkışı saatte tıklım tıkış otobüste bir ani frende herkes birbirinin üzerine düşüyor, zaten daha yeni bir kaza daha olmuş, bu çocuk da hiç gocunmadan herkesin duyabileceği bir yükseklikte bu gerizekalı muhabbeti yapıyor. Eğilerek “Geçenlerde biri otobüste cep telefonuyla konuştuğu için kaza olmuş, birisi ölmüş” dedim sessizce. Ters ters bakıp devam etti konuşmaya “ee canım, yok yok ya sen devam et, dün n’aaptın, hmm” dedi aynen. “Kapatın diye söyledim” dedim. “Anladık” dedi, yine devam etti. Sinirlendim ama artık deneyim kazandığım için gayet sakin bir şekilde ortalama 100 kişinin olduğu otobüste yüksek sesle “Bu kişi cep telefonuyla konuşarak hayatımızı tehlikeye atıyor, geçen hafta bu yüzden bir kaza oldu, söyledim ama kapatmıyor” dedim. İnsanlar da çocuk da neye uğradıklarını şaşırdılar. Birileri homurdanıp kapat falan dedi, topu başkalarına atıp onları harekete geçirince mecburen kapadı çocuk telefonu.

Bu sırada insanlar aralarında tartışmaya başladı:”gerçekten konuşmak etkiler mi otobüsü, açık dursa da zararlı mı, ama şoförünkü de açık duruyor, açık olsun konuşulmasın, hayır açık da olmasın” başlıklarında epey muhabbet döndü. Onları harekete geçirdiğim ve sorgulattığım için mutlu, yanımda bana dik dik bakan çocuğun yanında gözlerim ileride, çok ileride gitmeye devam ettim.

Çocuk bana çok fena gıcık olmuştu. Karizmasını darmaduman etmiştim. İntikam almalıydı benden, bir hır daha çıkarıp, kamusal alanda alt etmeliydi beni. Cep telefonunu çıkarıp mesaj yazmaya ya da oyun oynamaya başladı. Belki de sadece tuşlara basıyordu, ben laf edeyim o da açık olunca birşey olmaz desin diye. Banane! Ben amacıma ulaşmıştım, artık benim birşey söylememe gerek yoktu, başkaları müdahale edecek kıvama gelmişti. Sinirlenmedim hiç. Baktı olmuyor, cebine koydu cep telefonunu. Bu sırada son durağa 3 durak kalmıştı ve ben bir anda uyandım. Bu çocuk bana fena gıcıktı ve bir laf sokmadan, bir tekme koymadan gitmeyecekti. Bakışlar devam etti ama sesini çıkaramıyordu. Son durağa yaklaşırken yakalarını yukarı kaldırdı, burnunu çekti sinirli sinirli. O an aklımdan küfürler, kalbimden dualar hücum etti her yerime. İnince ne yapacaktı bana? Nasıl karşılık verebilirdim? Bir bıçak saplayıp kaçsa, o kalabalıkta sıvışır gider, olan bana olur İran’a gidemem, yanımda sert birşey de yok, en sert şey eti form suntaları. Nasıl önleyebilirim diye düşünürken artık son durağa geldik ve ben birden çocuğa dönüp “inince bana herhangi birşey yaparsan avazım çıktığı kadar bağırırım” dedim. Tabii herkes çocuğa ve bana baktı dönüp, eşgallerimiz tespit edildi olay öncesi. Çocuk muhtemelen birşey planladığından şaşırmak yerine “yaparsak bağırırsın” dedi, şaşırmadı, kızmadı bile.

Otobüs durdu, çocuk benim inmemi beklerken, kendisine sürdüğüm kara lekenin sebebini bilmeyen yeni yolculardan biri “hadi kardeşim in bakalım” diye indirdi çocuğu aşağı. Ben de indim, kimseye ilişmedim, yolculardan biri yanıma gelip, “sen de abarttın, tecavüzcü sandı herkes çocuğu” dedi. Bunu hiç düşünmemiştim. O da böyle düşündüyse muhtemelen kudurmuş olmalıydı. Ben otobüsten inince o yürümeyip benim ilerlememi bekledi, ben de 3.5 atarak ama hiç çaktırmadan bir sonraki otobüse bineceğim durağa yürümeye başladım. Arkama dönüp bakamıyordum, otobüs gelmişti, sıranın sonuna geçtiğimde arkamı dönmüş oldum ve çocuğun oraya kadar geldiğini gördüm. Arkada bir yere oturup, heyecanla binip binmeyeceğini izlemeye başladım. Otobüs 10 dakika kadar bekledi ve çocuk binmedi. İnerken yine de baktım acaba otobüste mi diye yoktu, hızlı adımlarla eve geldim.

Sonuçta biraz korktum, biraz eğlendim ve en az 50 kişinin bir daha böyle otobüslerde cep telefonuyla konuşulmasını tekrar sorgulamalarına vesile bir anı üretmiş oldum. O çocuktansa hiç ümidim yok, muhtemelen yarın sabah yine gereksiz hayatındaki gereksiz detayları ondan daha az gereksiz olmayan bir başkasına, başkalarının rahatını bozarak ve güvenliklerini hiçe sayarak yine anlatacaktır. En azından tepki verdikçe, sayılarının çoğalması önlenebilir, belki zamanla nesilleri tükenir…

İSVEÇ İZLENİMLERİ – 1


<!– /* Font Definitions */ @font-face {font-family:Wingdings; panose-1:5 0 0 0 0 0 0 0 0 0; mso-font-charset:2; mso-generic-font-family:auto; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:0 268435456 0 0 -2147483648 0;} @font-face {font-family:”Cambria Math”; panose-1:2 4 5 3 5 4 6 3 2 4; mso-font-charset:1; mso-generic-font-family:roman; mso-font-format:other; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:0 0 0 0 0 0;} @font-face {font-family:Calibri; panose-1:2 15 5 2 2 2 4 3 2 4; mso-font-charset:162; mso-generic-font-family:swiss; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:-1610611985 1073750139 0 0 159 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-unhide:no; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:””; margin-top:0cm; margin-right:0cm; margin-bottom:10.0pt; margin-left:0cm; line-height:115%; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:”Calibri”,”sans-serif”; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:Calibri; mso-fareast-theme-font:minor-latin; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin; mso-bidi-font-family:”Times New Roman”; mso-bidi-theme-font:minor-bidi; mso-fareast-language:EN-US;} .MsoChpDefault {mso-style-type:export-only; mso-default-props:yes; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:Calibri; mso-fareast-theme-font:minor-latin; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin; mso-bidi-font-family:”Times New Roman”; mso-bidi-theme-font:minor-bidi; mso-fareast-language:EN-US;} .MsoPapDefault {mso-style-type:export-only; margin-bottom:10.0pt; line-height:115%;} @page Section1 {size:595.3pt 841.9pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} –>

Eylül’ün ilk haftasında, bir Kadınlar ve Kültürler arası diyalog toplantısı için İsveç’teydim. Adetim değil, normalde batı ülkelerine olan seyahatlerimi yazmıyorum. Çünkü zaten her şey söylenmiş gibi hissediyorum. Ya da üzerine bir şey söyleyecek kadar heyecanlandırmıyor beni. Önce biraz İsveç, ikinci bölümde 12 ülkeden 22 kişiyle ilginç toplantımızdan notlar.

İsveç gittiğim ilk İskandinav ülkesi. Gider gitmez, havaalanına iner inmez etkiledi beni. Evet belki başka ülkelerdeki gibi burada da trafik yok, şehir harika tasarlanmış, hayat sakin ama daha fazlası var.

Kadın erkek eşitliği herhalde dünyadaki en üst seviyesinde yaşanıyor burada. Kadınların ücretli doğum izin süresi neredeyse iki yıl. Ve bu sürenin en az üç ayını baba kullanmak zorunda, isterse daha fazlasını da kullanabilir. Devlet eliyle babanın da çocuğun bakımında aktif rol alması sağlanıyor. Göteborg sokakları bebek arabalarıyla gezen ya da kafelerde bebekleri kucaklarında muhabbet eden erkeklerle dolu. İsveç başbakanının da bebeği olmak üzereymiş ve o da 3 ay doğum iznine ayrılacakmış.

Görüştüğümüz kadınlardan küçük çocuğu olanlar en geç saat 3’te işten çıkıyorlar. İnsanlar çocuklarını uzun süre kreş ve bakımevlerinde bırakmama konusunda çok bilinçli. (İnsan karşılaştırmadan edemiyor, bizde veliler 5 te de işten çıksa, nasıl olsa anaokulu 7’ye kadar açık olduğu için, 2 saatlik zamanı kendi için kullanıp çocuğu son dakikada alıyor)

Kadınlar, erkeklerin yaptığı, geleneksel olarak erkeklere özgü olduğu düşünülen birçok iş kolunda çalışıyor. Bunlardan bana en ilginç geleni kadın papazlar oldu. Ayrıca 20 yaşında tır şoförleri, gazete genel yayın yönetmenleri, pilotlar da çok.

Evde yemekleri daha çok erkekler yapıyor. Misafir olduğumuz İsveçli ailenin evinde, ev sahibi erkek biryani, İsveç köftesi ve elmalı payı tek başına yapmıştı. Bizim bu duruma şaşırmamıza da çok şaşırdılar.

7 milyonluk ülke nüfusunun 5.5 milyonu İsveç Kilisesi üyesi ama genel olarak seküler sayılabilecek bir ülke. Zira bu insanların %90’ı vaftiz, evlenme ve cenaze işleri dışında hemen hiç kiliseye uğramıyor.

Devlet çalışanların kazancının 1/3’ünü, işverenlerin kazancının yarısını vergi olarak alıyor. Ayrıca %25 katma değer vergisi var alışverişlerde. Hayat pahalı, yaşam standartları çok yüksek, ama materyalizm güçlü görünmüyor. Sosyal devlet ve kapitalizm el ele güzel bir sistem inşa etmişler gibi.

Mesela kaldığımız otelin lobisinde elmalar, meyve suları, kahveler var, bütün gün serbest atıştırmak. Daha önce görmemiştim böyle bir durum, oteller maksimum kara odaklanmazlar mı? Belki de hostel ruhuyla otel lüksünü birleştirmişler.

İnsanlar sade ve şık giyiniyor, canlı renkler yok, işlemeler, çiçekler, tokalar yok, sade renkler sade tasarımlar ve bence muhafazakar bir giyim tarzı. Şöyle yordum kadınlar için biraz: Zaten erkeklerin olduğu her alanda varlar, eşitler, acaba dişiliklerini vurgulamaya ihtiyaç mı duymuyorlar? (Yoksa içleri mi geçmiş?)

Çeşme suyu içiliyor, çok temiz ve lezzetli. Bu yüzden de yeni bir karar alınmış, Göteborg’da pet şişeyle su satışını yasaklıyorlar yakında. Herkes çeşmeden içsin, böyle bir ihtiyaç yok diyerek. (şu an yarım litre su 2.5 euro)

Göteborglular şehirlerinden bahsederken “şurayı şöyle yaptık, bu konuda böyle karar verdik” diye sahiplenerek konuşuyorlar devamlı. Demokrasi kuvvetli, yönetime katılım yüksek. Belediye çalışanlarının tamamına yakını part time çalışıyor (sadece 9 kişi tam zamanlı), kalan zamanlarında kendi mesleklerini icra ediyorlar. Belediye başkanı şehirdeki çoğu insan gibi işine bisikletle gelip gidiyor.

Şehri Hollandalılar inşa etmiş, kanallar ve köprülerle dolu sevimli bir şehir. Ulaşım çok kolay, şehrin her yerine tramway ya da otobüs var.

İsveçli olmak için İsveç’te yaşamak yeter diyorlar. Kısa bir zaman öncesine kadar İsveç’te iki yıl yaşamış olmak vatandaşlık almak için yeterliymiş. Irka ve etnisiteye gönderme yok, toprağı kutsallaştırma yok, “şansımıza burası denk gelmiş, belki de yarın başka yerde yaşarız, kimbilir?” diyorlar. Hiç mi milli duygu yok canım deyince de milli maçları örnek veriyorlar.

Afrika’dan ve Ortadoğu’dan çok göçmen var. Vatandaşlık kolay alınıyor fakat göçmenler entegrasyona direniyorlar. Eğitim üniversite dahil ücretsiz ve kaliteli olduğu halde üniversiteye gitmiyor çoğu. Lise sonrası meslek eğitimlerine de katılmıyor. Almancı usulü evlenip bir sürü çocuk sahibi olarak, çocuk parası alıyorlar. Boşanıp ayrı eve taşınan ve devletten daha çok para almaya çalışan çiftler de mevcut. Ve bu insanlar, buraya gelip kendilerine sunulan bütün fırsatları tepip, akılları sıra devletin açık noktalarını yakalayıp tembel tembel yaşıyorlar. Mahallelerinde kahveler var bütün gün boş boş oturdukları. Üstüne üstlük de bunlar kafir gavur diye sürekli sövüyorlar İsveçlilere. (Bunları bana orada 43 yıldır yaşayan bir Türk anlattı, İsveçliler göçmenler hakkında kötü bir laf etmediler, bu ne olgunluk?)

Her yıl üniversitelerdeki bölümlerin puanları 4 yıl sonra gerekecek olan iş grupları, istihdam istatistiklerine göre hesaplanıyor. Her alanda yeteri kadar uzman yetiştirilmeye çalışılıyor. Üniversite son sene çoğunda stajlarla dolu geçiyor. 20 sene öncesine kıyasla daha az insan üniversiteye gidiyor çünkü daha kısa süren meslek eğitimleri de, maddi olarak tatmin edici koşullar sunuyor.

Liberalizm sanki bir ideoloji değil de içselleştirilmiş bir değer gibi burada. İnsanlar hem açık görüşlü hem saygılı hem de mütevazı.

Şehirde bir tek dini kitaplar satan kitapçı var ve adı DIN BOK. (din=din, bok=kitap)

Kilise tarih boyunca güçlü bir kurum olmuş, hala birçok alt kuruluşu, arazileri var. İnsanlar kilise üyeliği için de yıllık aidat ödüyorlar. Çoğu sadece iyi bir cenaze töreni istiyor kiliseden. Şimdilerde belediyeler de sivil cenaze hizmetleri düzenlemeye başlamış, böylece kilise üyeliğinden ayrılanlar artmış.

Kalp krizleri için ve hayvanlar için özel ambulanslar var.

Sosyonomi bilimi yaygın bir anlayış olarak kullanılıyor sistemde. Yani toplumsal olayların insan psikolojisine yön vermekten ziyade insanların sistemi değiştirdiği önermesine dayanıyor. Bireye öncelik var, temellik var. Belki de bu yüzden sistem sürekli değişen şartlara kendini adapte ediyor, yeniliyor.

İsveç hala kron kullanıyor. Yakın zamanda da Euro’ya geçmeyi düşünmüyor. Çünkü her konuda olduğu gibi burada da bireyin faydasını öne koyuyor. Euro kapital için iyi fakat insanlar için kötü.

1967’ye kadar trafik soldan akıyormuş, sonra bir gecede değiştirilip sağa alınmış.

Homoseksüeller, transeksüeller gibi marjinal gruplar ailelerinden ya da yaşadıkları topluluklar tarafından tehdit, ayrımcılık gibi davranışlara maruz kalırsa, valilikler kimlik değiştirmelerine, ev ve iş bulmalarına yardım ediyor. Aynı şekilde namus davalarında da diğer İskandinav ülkeleriyle işbirliği halinde kişiye yeni bir hayat kurması için yardım ediliyor. Fakat şimdilerde bir adım öteye gidip, namus davalarını önlemenin bir yolunu aramaya başlamışlar. Bu noktada da çelişkiler çok çünkü insanların kültürlerine müdahale etmeme üzerine kurulu bir sistemde nasıl bir ayırt edici kriter kullanacakları belirsiz.

Şehir içinde hayat engellilere uygun inşa edilmiş genel olarak. Bunun yanında son gün gittiğimiz Groto adasının büyük bölümü tamamen engellilere özel inşa edilmiş. Restoranlar, yürüyüş alanları, tuvaletler, iskeleler vs.

Nasıl olmuş da bu insanlar bu kadar ilerlemiş, en güzeli de ilerlemenin teknolojiden bağımsız olabileceğini kanıtlamış? Bence 200 yıldır hiçbir savaşa katılmamış olmalarının etkileri büyük. Herkes birbirini çatır çatır öldürürken, onlar üretim yapmışlar. Konuştuğum birkaç İsveçli savaşa katılmamış olmamakla övünmüyor da müdahale etmedikleri için kendilerine ödlek diyorlar.

*İsveç’e gitmeden iki gün önce bir dolaptan düşüp hem dolabı hem makinemi kırdım hem de omzumu incittim. Bu yüzden fotoğraf çekme konusunda çok isteksizdim İsveç’te, pek de fırsat olmadı😦

http://picasaweb.google.com/selmasevkli/WomenS_Roles_2008Sweden#

Bisikletle Ortadoğu-4: Filistin


11 Mayıs 2008, Eriha

Umutlarımızın tükenmeye çok yaklaştığı anda Filistin’e girebilmeyi başarmıştık. Bizi bekleyenlere teşekkür ettik, İtalyanlar “Otobüste sizsiz ne yapardık”’ diyerek bizim bu ekibin bir parçası olduğumuzu hissettirdiler. Gerçekten o andan itibaren takım ruhunu daha fazla hissetmeye başladım.

Gittiğimiz ilk şehir, Eriha, Filistin’in geneline pek benzemeyen daha sıcak, tropik, palmiyeli, turistik bir şehirdi. Onu turistik yapan en önemli yapısı Mount of Temptation yani Ayartma Dağı’ydı. Hz. İsa peygamber olmadan önce bu dağa çıkıp 40 gün 40 gece oruç tutmuş ve şeytanla imtihan edilmişti. Şimdi onun kaldığı mağara ve etrafı Rum Ortodoks Kilisesi’ne bağlı önemli bir manastırdı. Daha önceki gelişimde bize içini gezdirip karpuz ikram eden Papaz Gerosemos’u ziyaret edip Cerenlerle tanıştırmak istedim. Avustralyalı belgeselciler Emma ve Amy’yi de alarak teleferikle yukarı çıktık. Emma ve Ceren teleferikte korkudan ecel terleri döktüler çıkana kadar.
Günlerden Pazar olduğu için manastırın kapalı olduğunu içeri giremeyeceğimizi söylendi. Geçen sefer de böyle olmuştu ama kapıyı yeterince ısrarlı çalınca açmışlardı sonunda. Amy, özellikle babasına anlatmak için görmek istiyordu manastırı.

Kocaman demir kapının önce zilini çaldık birkaç kere, açılmayınca tokmağı vurmaya başladık. Aralıklarla yarım saat boyunca ‘Peder Gerosemos’ diye bağırdık, ama cevap gelmedi. Günbatımını orada izlemekle yetindik. Lut Gölü’nü uzaktan izlerken İsa’nın 1980 sene önce bu dağda bizimle aynı yerde durduğunu düşünmek çok garipti. Kimse konuşmadı, herkes kendi sessizliğinde, kendi içinde yaşadı o anları.

6 ay kadar önce kuzenim de Eriha’ya gelmişti. Şehir içinde gezerken bir imamla tanışmış ve evinde misafir olmuştu. Ortak bir dil konuşamamalarına rağmen kuzenim adamı çok sevmiş ve olur da görebilirsem diye benimle bir hediye yollamıştı. Telefonu ya da adresi yoktu, sadece adını ve imam olduğunu biliyordum. Otele gelince resepsiyondakilere durumu anlattım, tanıyorlarmış, biz buluruz onu, götürürüz sizi dediler.

Bu arada konferans salonunda Filistin’in önemli STK’larından SİRAJ’ın bir sunumu vardı, vali de gelmiş hoş geldiniz konuşması yapıyordu. Şehrin şu anki durumuyla ilgili bilgiler aldık. Durum iç açıcı değildi. Turizm dışında iş alanı yok gibiydi, mülteci sayısı çok fazlaydı, İsrail baskısı çok yoğundu.
Benim en çok merak ettiğim, biz sıradan insanların bu durumun değişmesine nasıl katkıda bulunabileceğiydi. Nasıl gönüllü çalışma programları vardı, kimler gelebilirdi, ne gibi şartlar aranıyordu, ne kadar masrafı vardı? Kısacası buraya gelmeye karar vermek ve İngilizce bilmek işin en önemli kısmıydı. Uçak biletini alıp buraya bir kere geldikten sonra yapılacak çok iş vardı ve çoğu program kalacak yer ve yemek sağlıyordu. Bu şekilde gönüllü çalışanlardan biri de Stephen’dı, Los Angeles’tan Filistin’e geleli henüz birkaç hafta olmuştu.
Gönüllülerin koordinasyonu, seminerlerin, fuarların organizasyonu gibi işlerde çalışıyordu ve birkaç hafta içinde birkaç yıl anlatmaya yetecek kadar anı biriktirmişti. Yemek sırasında uzun uzun konuştuk, başına gelen ilginç olaylardan, ‘Batı’nın Filistin’e bakışına, Filistinli fırsatçılara, İsrailli ikiyüzlülere, enine boyuna konuştuk. Bazen bir sonuca varmak ya da durumu değiştirmek imkansız görünebilirdi ama insan bu tür konuşmalar sayesinde sonraki yolunu çizmede çok iyi dersler çıkarabiliyordu.

Saat geceyarısına yaklaşırken bir görevli yanıma gelip yukarıda bir ziyaretçim olduğunu söyledi. Bir an İsrailliler’in dönüp “bir yanlışlık olmuş, Ürdün’e yallah” diyeceklerini düşünmedim değil. Beni kim ziyarete gelebilirdi ki burada?

Lobiye çıktım ve resepsiyondakiler pembe gömleğiyle tebessüm ederek koltukta bekleyen imamı gösterdiler bana. Yanına gidip hoş geldiniz dediğimde şaşkındım. Muhtemelen konuştuğum kişiler ona haber vermişler, Türkiye’den arkadaşının kuzeni geldi diye, o da atlamış gelmiş. Hem de elinde yeğenim Mary ve benim için birer hediyeyle! Adamcağız hiç İngilizce bilmiyordu, nedense akıl edip bir tercüman da bulamadım o an. Doğru dürüst konuşamadık. Sadece hediyeleri verdik birbirimize ama ikimiz de çok mutluyduk. Ben onun saflığına, iyiliğine, üşenmeyip hediye alıp buraya gelmesine inanamıyordum, o da Türkiye’den arkadaşının ona hediye göndermesine. 10 dakika süren görüşme sonunda “yine gelecek misiniz beni ziyarete?” dedi, “sen de gel, kuzenin de gelsin”. O kadar samimi söylüyordu ki bunu sanki eskiden çok iyi arkadaştık ve uzun zaman görüşemedik de yeniden bir araya gelmişiz gibi seviniyordu. Daha önce de benzer durumlar olmuştu. Seni seven, aileni merak ediyor, otomatikman onları da seviyorlardı.

Bu arada artık sızlayan ayaklara, uykusuzluktan çökmüş gözlere ve yorgunluğa aldırış etmiyorduk. Sadece uykuya dalmadan önce ölecekmiş gibi bitmiş hissediyordum kendimi. Allahtan yorgunluk yüzünden bu hissediş, yastığa kafayı koyuşla uykuya dalış arasındaki süre en fazla 5 dakika sürüyordu.

12 Mayıs 2008, Ramallah

Sabah erkenden kalkıp Eriha’dan Ramallah’a doğru yola çıktık. Programımızda Kudüs yoktu ama buraya kadar gelmişken ve bir daha gelip gelemeyecekleri meçhulken Ceren ve Pınar mutlaka Kudüs’ü görmeliydi. Ramallah’a yaklaşırken Kudüs’ün etrafını çevreleyen Utanç Duvarı’nı gördük. Üzerindeki protesto yazıları günden güne artıyordu. En ilginci CTRL+ALT+DEL işaretiydi benim için.

Eriha- Ramallah- Kudüs çemberinde tabelalar bir İsrail bir Filistin oluyordu, sadece 2 kilometrede bir sınır değişiyordu resmen. Herkes hayretler içinde durumu anlamaya çalışıyor, ben daha önce geldiğim için benden medet umuyordu. Duvardan Ramallah’a döndükten hemen sonra 5 kişi gruptan ayrıldık. Bir taksi dolmuşa binip Duvar’a gittik. Ramallah, Batı Şeria’nın bir parçasıydı ve Kudüs’ten yalnızca 16 kilometre uzaktaydı. Ancak Ramallahlılar ve Kudüslüler tamamen ayrı iki kimliğe sahiplerdi. Kudüslüler Ramallah’a geçebiliyor fakat Ramallahlılar kesinlikle Kudüs’e gidemiyorlardı.

Duvara vardığımızda uzunca bir kuyrukla karşılaştık. Yüzlerce insan yanı başlarındaki kendi şehirlerine girebilmek için saatlerce kuyruk bekliyorlardı. Önümüzde demir bir kapı, belirsiz zaman aralıklarıyla açılıyor, birkaç kişinin geçmesine izin veriyor, sonra hiçbir işaret vermeden birden kilitleniyordu. Orada beklediğimiz bir saatte, insanların bunu her gün, çalışanların sabah akşam yaşadığını düşününce yine isyan bayrakları yükseldi içimizde.

Sonunda sıra bize geldi, bir kulübe içinde oturan tam zırhlı askerlere pasaportlarımızı gösterip geçtik. Yabancı olduğumuz için sorgulanmadık, bazı Filistinliler bir de uzun uzun sorgulanıyorlardı burada. Duvarı geçince tekrar bir minibüse binip eski şehre gittik. Şam kapısına doğru yürürken sanki dünyanın merkezine yürüyormuş gibi hissettim. Bu şehrin başka hiçbir yerde olmayan o atmosferi sanki ilk defa görüyormuş gibi heyecanlandırdı beni.

Vaktimiz çok kısıtlıydı, önce Mescid-i Aksa’ya gittik. Üzerimizi değiştirmeye vakit bulamadığımız için, bisiklet kıyafetlerimizle kapıya vardık. Kapıda işler değişmemişti; yine önce bir Dürzi görevli din/iman kontrolü yapıyordu, ben Ayet-el Kürsi’yi okuyunca diğerlerine bir şey sormadan hepimizin ikinci kontrol noktasına geçişine izin verdi. Böylece aslında Müslüman olmadığı için içeri giriş izni olmayan Amy de arada kaynamış oldu.
İkinci kontroldeki Müslüman görevli yarım yamalak örtülmüş saçlarımızı ve yarısı açıkta kalan kollarımızı görünce mırın kırın etti, “sadece bahçeyi gezin, caminin içine böyle girmeyin” dedi. Diğer camilerde olduğu gibi burada ödünç verilen yedek kıyafetler yoktu.

İçeri girip biraz ilerledikten sonra başka bir görevli gelip “buraya böyle giremezsiniz, hemen dışarı çıkın” diye bağırarak yanımıza geldi. Elindeki telsizle giriştekilere bizi içeri aldıkları için fırça atarken bir yandan da bizi kovuyordu. Ben de buraya gelmek için çok uğraştığımızı zaten hemen gideceğimizi, başlarımızın örtülü olduğunu açıklamaya çalıştım ama onun kafasındaki Müslüman kadın formatına uymadığımız için kabalıkta sınır tanımıyordu, dinlemedi bile!

Kapıdaki görevliye o zaman bize kıyafet vermesini söyledim, satıcı bir arkadaşını çağırıp, acaip çarşaf türevi kıyafetlere 20’şer dolar para istedi, iyice sinirlenip ben de onlara sövmeye başladım. Bu sırada caminin hemen yanında oturan bir kadın imdadımıza yetişti. Bizi evine çıkardı, hepimizi bir güzel giydirdi, örttü ve gönderdi. İçeri tekrar girdiğimizde tansiyon düşmüştü. Kubbet’ül Sahra’nın muhteşem görüntüsüne bakakaldık uzun süre.
Sonra Mescid-i Aksa’nın içine girdik. Herkes bir tarafa dağıldı, etrafa baktı, dua etti. Burası öyle huzurlu bir mekandı ki insan bütün planlarını boşverip saatlerce oturabilirdi.

Çıkışta kıyafetleri sahibine geri verip, caminin hemen arkasındaki Ağlama Duvarı’na gittik. Burada da X-Raylerle bezenmiş güvenlik kontrollerinden geçtik mecburen. Haremlik selamlık olan duvarın kadınlar tarafında durduk bir süre, ileri geri sallanarak yüksek sesle dua okuyanları izledik. Duvarın hemen arkasındaki Mescid-i Aksa, üzerindeki beyaz güvercinler, bir yanda Yahudiler, bir yanda Müslümanlar, birbirine teğet geçen ama değmeyen hayatlar, hepsini bir arada düşünürken epey vakit geçti. Hiçbirimiz birbirimizle konuşmadan kendi kendimize algılamaya çalıştık olan biteni.

Ağlama Duvarı’ndan sonra, eski şehrin muazzam güzellikteki ve eskilikteki taş sokaklarında yürüdük biraz. Sonra da Hz. İsa’nın mezarının olduğu iddia edilen iki mekandan birine, Holy Sepulcher Kilisesi’ne gittik. Ziyarete kapanmasına birkaç dakika kaldığı için hızlıca gezip çıktık. Bazı insanlar mezar taşına sarılıp ağlarken, bazıları dizlerinin üzerine çökmüş öpüyordu mezar taşını.

Nasıl olmuş da üç önemli dinin de merkezi tek bir şehir olmuştu? Kutsal mekanları neden bu kadar iç içeydi? Acaba farklı merkezler olsa burada hala bu kadar çatışma olur muydu? Filistin’in ve Kudüs’ün merkez seçilmesinin sebebi neydi? Bu şehrin başından geçen her detayı öğrenmek istiyordum. Ama çoğu zaman bu sorularıma net yanıt alamıyordum.

Hava kararmıştı, artık Ramallah’a dönmemiz gerekiyordu. Bir şeyler atıştırdıktan sonra bir taksi durağına gittik. Taksiciyle pazarlık yapıp anlaştık ve yola çıktık. Taksinin üzerinde bir taksi işaretinin olmamasından işkillenmiş olsam da ses etmedim. Kudüs’ün hemen çıkışında İsrailli askerler arabayı durdurdu. 25 yaşlarındaki şoför bize bir şey sorarlarsa arkadaş olduğumuzu söylememizi tembihledi telaşla. Asker, tüfeğiyle arabaya doğru yaklaşırken ona kızıp “ne, nasıl, sen korsan mısın” diyecek vakit yoktu. Asker fenerini arabanın içine tutunca arkada sıkış tepiş oturan 4 kız, önde onlarla aynı ülkeden olmadığı belli olan bir başka kız, bir de Filistinli şoför gördü. Pasaportlarımızı istedi ve şoförü dışarı çıkardı. Ne olacağını, bize bir şey sorulduğunda ne diyeceğimizi bilemiyorduk. Çocuğun istediği gibi arkadaşı olduğunu söylesek başımıza iş açılır mıydı? Ya da gerçeği anlatsak çocuğun başına ne işler gelirdi? Sadece bize herhangi bir soru sorulmamasını diledik o an.

Asker geri geldi, pasaportlarımıza bakmaya devam ederken nereye gittiğimizi sordu. Amy büyük bir soğukkanlılıkla Ramallah’taki otelimize gittiğimizi söyledi. Ramallah turistik bir şehir olmadığından ve orada kalan yabancıların illaki Filistinlilerle bir işi olduğu için orada bulunduğundan ben bu cevabı veremezdim, peşinden daha çok soru gelecekti. Fakat Amy bu detayları bilmediğinden öyle soğukkanlı cevap verdi ki, asker ayrıntıya girmedi ve “bu adam sizin arkadaşınız mı” diye sormakla yetindi. (Kapalı uçlu zorular her zaman soruyu soran kişinin lehinedir ve cevap veren kişinin işini kolaylaştırır.) “Evet” dedik, halbuki bu adamı nereden tanıyorsunuz deseydi muhtemelen vereceğimiz cevap daha fazla soruyu ve sorunu beraberinde getirecekti. “Devam edin” dedi ve pasaportlarımızı geri verdi. Ucuz atlattığımız için öyle sevinmiştik ki şoföre kızamadık bile. Sadece askere ne söylediğini sorduk. Babasının arkadaşı olduğumuzu söylemiş. Biz babasının nereden arkadaşıyız, babasının adı ne, onun adı ne, böyle saçma açıklama olur mu?

Kazasız belasız otele vardığımızda saat akşam 10’du ve konferans salonunda yine İsrailliler’in katılmamasıyla ilgili hararetli bir tartışma vardı. Zaman kaybı olarak gördüğüm tartışmaya gruptan birkaç saat ayrılmış olmanın verdiği vicdan azabıyla katıldım. Bu sırada kendisini Filistin’e gitme konusunda gaza getirdiğim, Nablus’a önce birkaç haftalığına giden sonra 7 ay kalan arkadaşım Khushbu aradı. Ramallah’taydı ve beni görmek istiyordu. Otele geldi, yarım saat kadar konuşabildik, yakında London School of Economics’te mastera başlayacağı için buradan ayrılacaktı ve çok üzülüyordu. Hayatının en ilginç en güzel günlerini burada geçirdiğini söylüyordu. Sayılı dakika çabuk geçti, sabah erken kalkmamız gerekiyordu. Sırasıyla Ankara, İstanbul, Ahmedabad ve Delhi’nin ardından bu kez de Ramallah’ta görüşmüştük, bir dahaki buluşmamızın nerede olacağını bilemeden, yeterince konuşamadan hüzünlenerek ayrıldık birbirimizden…

13 Mayıs 2008, Nablus

Artık sonra yaklaşıyoruz. Zaman her ne kadar dolu dolu geçse de yine çabuk geçiyor, yine de doyulmuyor. Sabah –yine erkenden- Batı Şeria’da direnişin en yoğun olduğu şehirlerden Nablus’a doğru otobüsle yola çıktık. Bize rehberlik eden Filistinli öğrenciler, İsrail’in günlük hayatlarını ne kadar zorlaştırdığından, şehirler arası geçişlere (Kudüs hariç) hakları olduğu halde İsrail’in bunu engellediğinden, maddi sıkıntılardan, toprağın ekilememesinden, kontrol noktalarında yaşadıkları aşağılanmalardan bahsettiler.

Bu sırada yol boyunca sağlı sollu devam eden, her 10 metrede bir dikilmiş İsrail bayrakları çekti dikkatimi. İsrail 15 Mayıs’ta kuruluşunun 60. yılını kutluyordu. Ve bu kutlamayı bağımsızlıklarını ellerinden alarak baskı kurmaya devam ettiği Filistin topraklarında yapmaktan çekinmiyordu. Bu tarih İsrail için bağımsızlık anlamına gelirken, Filistin için esaretin başlangıç tarihiydi, Nakba’ydı. Ne zaman biteceği bilinmeyen, uzun yıllar sürecek sıkıntılı yılların miladıydı. Bir milletin düğün günü, diğerinin cenazesiydi. Elbette İsrail’in kendi tarafında kutlama yapmasına bir şey denemezdi, fakat Filistin topraklarında gözüne soka soka İsrail bayrağını dalgalandırmanın nefreti arttırmaktan ve potansiyel saldırıları tetiklemekten başka nasıl bir sonucu olabilirdi?

Ramallah- Nablus arası hem kalıcı hem de geçici birçok kontrol noktasıyla dolu olduğundan, seyahatin uzun süreceğini düşünüyorduk. (Geçici kontrol noktası: İsrail tank ve ciplerinin birden ortaya çıkıp yolu kesmesi ve kontrole başlaması, yüzlercesi mevcut) Fakat bazı günler yabancılar üzerinde olumsuz etki bırakmamayı tercih eden askerler, en büyük kontrol noktası olan Hawara’ya kadar bizi durdurmadılar. Hawara’ya geldiğimizde de durum sakin görünüyordu. Biz her ne kadar özel muameleye tabi olsak da, Filistinlilerin sebepsiz yere saatlerce kuyrukta beklediğini açıkça görebiliyorduk.

Yolun kalan kısmını şehir içinden de geçerek bisikletle gittik. Basının ve insanların yoğun ilgisi vardı. Bir ara yine medya kamyonetine geçip, kendime zar zor bir yer ayarlayıp çekim yaptım. Bu sırada gazetecilerden biri şöyle dedi: “Bu organizasyonun adı neydi, Push the Women mı?” Adam şaka mı yapıyor diye baktım ama ciddiydi, “Follow the Women, follow!” dedim. Basın ilgi gösteriyordu göstermesine ama kim olduğumuz, ne olduğumuzla ilgili bir fikri yoktu.

Yine uzunca bir yokuşun ardından son durağımız olan An Najah Üniversitesi’ne ulaştık. Filistin’in en kapsamlı, imkanları en geniş okulu olan üniversitede, önceden tanıştığım ve filistinfilistin.com sitesi aracılığıyla Türkiye’den gönüllü çalışma programlarına yönlendirdiğim kişiler sebebiyle irtibatımın devam ettiği insanları gördüm. Halkla İlişkiler Müdürü Ala, hep Türkiye’den katılımın az olmasına üzüldüğünü söylerdi. Bu kez bizi topluca bir arada görünce çok mutlu oldu.

Konferans salonunda çok iyi hazırlanmış bir Nablus tarihçesi ve bilgilendirici konuşmalar dinledik. Sonrasında grubumuzdan Ela, İtalyan ekibinden Lisa ile birlikte Pippa Bacca anısına getirdiğimiz gelinliği üniversiteye hediye etti. Döndükten sonra Bacca’nın annesinin bu hareketten çok etkilendiğini ve Türkiye’ye gelip bizimle tanışmak istediğini öğrenecektik.

Öğle yemeğini öğrencilerle birlikte okul kantininde yedik. Diğer Ortadoğu ülkelerinin aksine burada sponsorlar yoktu, bu yüzden de herkesle birlikte yiyip içiyorduk. Böylece çok daha fazla insanla tanışıp sohbet etme şansımız oldu.

Öğrencilerin çoğu üniversiteyi bitirdikten sonra Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn, Suudi Arabistan gibi ülkelere gidip çok iyi şartlarda çalışabiliyordu. Konuştuğumuz herkesin İngilizcesi çok iyiydi. Benim Türkiye’de adını bile duymadığım Ihlamurlar Altında ve Gümüş isimli diziler burada son derece popülerdi. Müzikleri cep telefonlarında çalıyor, esnaf gündüz işi gücü bırakıp çarşıda bu dizileri izliyordu. Türkiye’den olduğumuzu söyler söylemez bu dizileri soruyordu herkes.
Öğleden sonra bisikletle şehir merkezine gittik ve ertesi gün döneceğimiz için bisikletlerimizle vedalaştık. Aslında program bir gün daha Cenin’de devam ediyordu fakat bizim uçuşlarımız bu şekilde olduğundan dönüyorduk. Bisikletimle vedalaşırken gerçekten duygulandım. Artık bir parçam gibiydi, aynaları ve kornasıyla zor anlarımda yanımda olmuştu, kendisine son bir kez sarılıp gitmesine izin verdim. Aynaları ve kornayı da benden bir hatıra olarak bıraktım.

Nablus eski şehir içindeki turumuz benim için sıkıcıydı. Grup halinde gezmek gidilen yerdeki insanlar için çok rahatsız edici olabiliyor. Kendim gidip istediğim yerde istediğim kadar vakit geçirebilmeyi tercih ederdim.

Bir ara bir kasapla konuşacak oldum, nereli olduğumu sordu, Türkiye deyince “Osmanlı bu Yahudilerden bin beterdi” diye sövmeye başladı. Daha sonra sorduğum öğrenciler de öğrendikleri tarih itibariyle Osmanlı’yla ilgili hoş anılar anlatmadılar. Okul müfredatının ne kadarı İsrail kontrolünde, Osmanlı gerçekten İsrail’den daha zalim miydi, bilemiyorum. Gerçi varsın öyle olmamış olsun, önemli olan gerçekte ne olduğu mu, insanların ne hatırladığı mı? Herkes hafızasını kendi deneyimi üzerinden kuruyor…

Şehir turumuza devam ederken Pınar durup, esnafın bize kötü bakışlar attığını söyledi. Ben de biz de olsak şehrimize birden yüzlerce kadın gelse ve alışık olmadığımız türde giyinen kadınlar olsa bakacağımızı söyledim. Tam o sırada arkadan gelen bir polis arabası Pınar’ın ayağının üzerinden geçti. Geçmeden önce de ne olduğunu anlayamayıp bir süre orada durdu. Talihsizce Pınar ikinci kazasını geçiriyordu, panikle ayağını ezen polis arabasına binip süratle hastaneye doğru yol almaya başladık. Allahtan ayağında bilekli ayakkabı vardı, yoksa kesin kırılırdı, tam bileğin üzerinden geçmişti. Canı yanıyordu ama çok kötü değildi. Polis ne yapacağını bilmez halde bir yerlere telefon ediyordu. Bir an önce buz koymamız gerektiğini söyledik ama İngilizce bilmediği için buzun ne olduğunu bir türlü anlatamadık. Bu sırada o kadar hızlı kullanıyordu ki arabayı, ikinci bir kaza geçirebilirdik. Sonunda hastaneye geldik. Ortalık dökülüyordu, içeride ağır, basık bir hava vardı. Acil odasına girdik, doktor geldi, muayene etti, önemli bir şey olmadığını ama her ihtimale karşı film çekilmesini istedi. Camları çatlak, cihazları eski binada, fazla beklemeden filmi çektirdik. Yürümemesi gerektiği için Pınar’ı tekerlekli sandalyeye koymuşlardı, polis de yardım etmeye çalışıyordu. Durum bir an çok trajikomik geldi, Pınar’ın ikinci kez kaza geçirmesine mi şaşırayım, polisin şehre gelen bir yabancıyı inciterek başına iş açılmasından korkmasına mı bilemedim. Polise önemli bir durum yok, haydi bir çikolata al da barışalım dedik. Hemen koşup bakkaldan bir sürü çikolatayla geri geldi, yüzünde güller açıyordu, ucuz atlattığımız için o da biz de çok mutluyduk. Tekrar tekrar özür dileyerek bizi üniversiteye geri götürdü.

Mülteci kamplarından çocukların hazırladığı folklör gösterilerinin ardından geceyi geçireceğimiz eski bir hapishaneye gittik. Artık misafirhane olarak kullanılan binada bir bürokrat karşıladı bizi. Yakın zamanda Gazze saldırısında ölenler için mum yakıp birkaç dakika sessizce bekledik.

Üniversiteden hapishaneye giderken yolda tanıştığımız Hijazi’nin hayat hikayesini dinledik bütün gece. Hiç sebepsiz kendisine hiçbir açıklama yapılmadan bir gece evinden alınıp hapse atılışını ve yıllarca kalışını, üstlenmesi teklif edilen suçlar karşılığında alacağı ceza indirimini kabul etmeyerek yıllarca direnişini, ailesinden yok yere kaybettiklerini… Saatlerce o anlattı, biz dinledik, onun gözleri doldu, bizim sesimiz titredi, o korkularına geri döndü, biz ürperdik.
Ama onu öldürmeyen güçlendirmişti, şimdi uluslar arası kuruluşlar için çalışan başarılı bir rehberdi ve görece rahat bir hayatı vardı. Halimize şükretmekle onun haline üzülmek arasında, saat gece yarısını geçerken uykuya daldık.

14 Mayıs 2008, Amman

Daha önce Filistinli mahkumların kaldığını bildiğimiz koğuşlarda uyumak çok tuhaftı. Kim bilir neler yaşanmıştı bu odalarda. Uyandığımda gidecek olmanın bir de programdan erken ayrılıyor olmanın üzüntüsüyle çok keyifsizdim. Kimseyle konuşmak istemedim, vedalaşmak istemedim, yemek istemedim, çay içeyim derken hepsini elime döktüm, daha da moralim bozuldu. Sonunda birkaç kişiyle vedalaştım hiç istemeden. Detta’ya sarılırken yine kendimi tutamayıp başladım ağlamaya. Ayrılmak zordu, normal hayata dönmek sıkıcıydı, bilip de gitmek zorunda olmak vicdan azabıydı, yapacak bir şey yoktu.

Kiraladığımız minibüsle önce Kudüs’e uğradık. Ceren’le Pınar’ı Ermeni fotoğrafçı Varousch Amca ve Süryani cemaatinin lideri terzi Sami Bey’le tanıştırdım. İkisi de bizi gördüklerine çok memnun oldular ama az kaldığımız için kızdılar. Biletlerini sonradan değiştirdiğimiz için bizim uçakta yer yoktu, Tel Aviv’den döneceklerdi. Onların uçağı gece 5.50 de bizimkiyse 03.30’daydı. Allenby köprüsü öğleden sonra 4’te kapandığı için ve sorun çıkarsa sınırda mahsur kalmamak için erken gittik. Sınır bomboştu, görevliler hiç soru sormadan çıkış işlemlerimizi yaptılar. Bu o kadar rahatlatıcıydı ki hiç hesapta olmayan 35 dolar çıkış fonunu ödemek zorunda kalmamız bile dokunmadı.

Bundan sonra sırayla Ürdün sınırını geçtik ve bavullarla hareket yetimiz epey kısıtlandığından, birkaç taksi tutup havaalanına gittik. Daha önce içinde vakit geçirmeme gerek kalmadığı için pek dikkat etmediğim Amman havaalanı son derece küçüktü ve bir cafe dışında yemek yiyecek bir yeri bile yoktu. Restoranlara ancak pasaporttan çıktıktan sonra gidiliyordu ve uçuşa iki saat kalmadan pasaporttan geçilemiyordu. Saatin 4.30 olduğunu hesaba katınca, daha bu minik havaalanında geçirecek 11 saatimiz vardı.

Yorgundum, bitkindim, bir üçlü koltuğa kıvrılıp uyumak istedim ama görevliler kaldırdı. Gidip “yetkili” bir yerlere durumu anlatmaya çalıştım ama yapacak bir şey olmadığını söylediler. Sağolsun Ceren (Kuşçuoğlu) bana uyku tulumunu verdi, ben de kuzenimin İran’dan getirdiği süper etkili uyku haplarından içtim ve ortalığa serdiğim uyku tulumunda deliksiz 7 saatlik bir uyku çektim.

Uyandığımda bizim ekip sohbete devam ediyordu, artık hepsi yorgunluktan bitmiş durumdaydı. Biraz daha bekledikten sonra zamanımızı doldurarak üst kata geçmeye hak kazandık ve bir şeyler yiyebildik. Yorgun ve zorlu bir yolculuğun ardından sabah 05.30’da İstanbul’a vardık. Herkesle vedalaştıktan sonra beni almaya gelen kuzenimle kahvaltı ettik ve sonra havaalanına dönüp 7’de gelecek olan Pınar ve Ceren’i aldık. Onların dönüşü Tel Aviv’deki uzun sorgulamalarla daha yorucu geçmiş olsa da biraz kazalı ama belasız, sağ salim, bol anı ve fikirle memlekete dönmüş olduk.

Bu maceranın sonu…

Fotoğraflar:

http://picasaweb.google.com/selmasevkli/Follow_the_Women_2008_Palestine#

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.